Brüksel'in Saint-Josse belediyesinde faaliyet gösteren bir sosyal emlak ajansına ilişkin ortaya çıkan iddialar, yalnızca bir kurumun yönetim zaafını değil, kamu vicdanını derinden yaralayan çok daha büyük bir sorunu gündeme taşıyor.
Basına yansıyan denetim raporlarına göre, yıllar boyunca sosyal konutların ihtiyaç sahipleri yerine kurum çalışanlarına, yakınlarına ve dost çevrelerine tahsis edildiği, bazı belgelerin tahrif edildiği ve muhasebe kayıtlarında ciddi usulsüzlükler yapıldığı öne sürülüyor.
Daha da vahimi, incelenen dosyaların büyük bölümünde usulsüzlük veya usulsüzlük şüphesinin tespit edilmiş olmasıdır.
Eğer bu iddialar mahkemeler tarafından doğrulanırsa, ortada sıradan bir yönetim hatası değil, sosyal adalet ilkesine karşı işlenmiş ağır bir ihanet vardır.
Çünkü sosyal konutlar, toplumun en kırılgan kesimleri için oluşturulmuş bir dayanışma mekanizmasıdır.
Düşük gelirli aileler, yaşlılar, engelliler, tek başına çocuk büyüten anneler ve ekonomik zorluk yaşayan insanlar için ayrılmış bu kaynakların, siyasi ilişkiler veya kişisel bağlantılar yoluyla dağıtılması kabul edilemez.
Bir sosyal konutun haksız yere bir yakına verilmesi, sadece bir dairenin el değiştirmesi anlamına gelmez.
O konutu bekleyen gerçek ihtiyaç sahibinin yıllarca mağdur edilmesi, bir ailenin daha iyi yaşam umudunun elinden alınması demektir.
Bu nedenle soruşturma yalnızca birkaç personelin sorumluluğuyla sınırlı kalmamalıdır.
Kamuoyu şu soruların cevabını beklemektedir:
Bu usulsüzlükler yıllarca nasıl fark edilmedi?
Denetim mekanizmaları neden işlemedi?
Yönetim kurulları ne yaptı?
Belediye yönetimleri bu süreçlerden haberdar mıydı?
Haberdar değillerse neden değillerdi?
Haberdarlarsa neden müdahale etmediler?
Demokratik toplumlarda siyasi makamlar yalnızca başarıların değil, denetim eksikliklerinin de sorumluluğunu taşır.
Bu nedenle yargı sürecinin sonucunu beklemek şart olmakla birlikte, siyasi ve idari sorumlulukların da bağımsız biçimde araştırılması gerekir.
Daha da önemlisi, Saint-Josse'da ortaya çıkan tablo bir istisna mı, yoksa buzdağının görünen kısmı mı sorusu cevaplanmalıdır.
Eğer benzer uygulamalar başka sosyal konut kurumlarında da yaşanıyorsa, sorun birkaç kişinin değil, sistemin sorunudur.
Toplumun devlete ve kurumlara olan güveni ancak şeffaflıkla korunabilir.
Bunun yolu ise tüm dosyaların incelenmesinden, sorumluların hesap vermesinden ve sosyal konut sisteminin bağımsız denetime açılmasından geçmektedir.
Çünkü sosyal konutlar siyasetçilerin, yöneticilerin veya onların çevrelerinin değil, halkın malıdır.
Ve halkın hakkı olan hiçbir şey, ayrıcalıklı çevrelerin çıkarına kurban edilemez.

