Haberin yayım tarihi
2026-08-26
Haberin bulunduğu kategoriler

AB–TÜRKİYE İLİŞKİLERİ ARAP SAÇINA DÖNDÜ

  • Hüseyin Dönmez / Brüksel

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Bizim için önceliğimiz Avrupa Birliği değil” sözleri, aslında Türkiye-AB ilişkilerinin geldiği noktanın en çarpıcı özeti olarak okunmalı.

Çünkü ortada artık klasik anlamda bir “üyelik müzakeresi”nden söz etmek giderek zorlaşıyor.

Türkiye 1987 yılında tam üyelik başvurusu yaptı. 1999’da aday ülke oldu. 2005 yılında ise tam üyelik müzakerelerine başladı. Aradan geçen yaklaşık kırk yıla rağmen Türkiye hâlâ AB'nin kapısında bekliyor. Üstelik 2018'den bu yana müzakereler fiilen durmuş durumda.

Bu tablo karşısında Ankara’nın “AB artık önceliğimiz değil” demesi şaşırtıcı mı?

Asıl şaşırtıcı olan, Türkiye'nin Avrupa ile ekonomik ve stratejik bağları bu kadar güçlü iken siyasi ilişkilerin neden hâlâ bu kadar kırılgan ve belirsiz olduğudur.

AVRUPA TÜRKİYE'Yİ İSTİYOR MU, YOKSA TÜRKİYE'YE İHTİYAÇ MI DUYUYOR?

Türkiye ile AB arasındaki ilişkiye bakıldığında büyük bir çelişki görülüyor.

Bir tarafta Avrupa, Türkiye'yi güvenlik, göç, enerji, ticaret ve jeopolitik konularda önemli bir ortak olarak görüyor.

Diğer tarafta Türkiye'nin Avrupa'nın yeni güvenlik mimarisinde kurumsal olarak yer alması konusunda ciddi sınırlar ortaya çıkıyor.

Türkiye'nin AB'nin SAFE adlı 150 milyar avroluk savunma finansmanı programının dışında bırakılması bunun en dikkat çekici örneklerinden biri. Ankara ise buna karşılık İngiltere, Almanya, İspanya ve İtalya gibi Avrupa ülkeleriyle ikili savunma ilişkilerini güçlendirmeye çalışıyor.

Burada Avrupa'nın ciddi bir stratejik çelişkisi ortaya çıkıyor:

Türkiye Avrupa'nın güvenliği için gerekli, fakat Avrupa'nın güvenlik karar mekanizmasının dışında tutuluyor.

Bu yaklaşım uzun vadede ne kadar sürdürülebilir?

AVRUPA'NIN TÜRKİYE POLİTİKASI ÇİFTE STANDART TARTIŞMASINDAN ÇIKAMIYOR

Türkiye'ye yönelik Avrupa eleştirilerinin önemli bir bölümü demokrasi, hukuk, insan hakları ve siyasi özgürlükler üzerinden şekilleniyor.

Bu konular elbette önemlidir.

Türkiye'nin de demokratik standartlar, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı konusunda kendi eksiklikleriyle yüzleşmesi gerekir.

Ancak sorun şu:

Avrupa, Türkiye'ye yönelik değerler politikasını jeopolitik çıkarlarından tamamen bağımsız uygulayabiliyor mu?

Dosyadaki değerlendirmeler tam tersine işaret ediyor. Avrupa ülkelerinin Türkiye ile güvenlik iş birliğine giderek daha fazla önem vermesinin, demokrasi ve siyasi özgürlükler konusundaki kaygıları zaman zaman ikinci plana ittiğine dikkat çekiliyor.

Bu da şu soruyu gündeme getiriyor:

Türkiye'nin demokratik sorunları Avrupa için gerçekten temel bir ilke mi, yoksa ilişkilerin seyrine göre kullanılan bir siyasi kriter mi?

Bu soruya Avrupa'nın ikna edici bir cevap vermesi gerekiyor.

“TÜRKİYE, RUSYA VE ÇİN İLE AYNI KATEGORİDE Mİ?”

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Türkiye'yi Rusya ve Çin ile aynı cümlede değerlendiren açıklaması, Ankara açısından yalnızca diplomatik bir talihsizlik değil, Avrupa'nın Türkiye algısındaki kafa karışıklığının da göstergesi olarak görüldü.

Daha sonra AB Komisyonu sözcülüğünün Türkiye'yi “bölgede ekonomik ve siyasi açıdan tartışmasız bir ortak” olarak nitelendirmesi ise ilk açıklamanın yarattığı çelişkiyi daha da görünür hale getirdi.

Bir tarafta Türkiye “ortak” olarak tanımlanıyor.

Diğer tarafta Türkiye, Avrupa'nın karşı karşıya olduğu jeopolitik tehditler bağlamında Rusya ve Çin'le aynı cümlede anılıyor.

Bu, Türkiye açısından doğal olarak şu soruyu doğuruyor:

Avrupa Türkiye'yi müttefik olarak mı görüyor, rakip olarak mı, yoksa ihtiyaç duyduğu zaman başvurduğu stratejik bir ortak olarak mı?

KIBRIS MESELESİ: AVRUPA'NIN TÜRKİYE POLİTİKASINDAKİ EN BÜYÜK DÜĞÜM

Türkiye-AB ilişkilerinin arapsaçına dönmesinin en önemli nedenlerinden biri de Kıbrıs meselesi.

Dosyada da belirtildiği gibi 1974 Kıbrıs gelişmeleri ilişkilerdeki ilk büyük siyasi kırılmalardan birini oluşturdu. Daha sonraki yıllarda Kıbrıs sorunu, Türkiye'nin AB üyelik sürecindeki temel siyasi engellerden biri haline geldi.

Bugün ise Kıbrıs'ın AB Dönem Başkanlığı gibi son derece hassas bir konuma gelmesi, Ankara açısından yeni soru işaretleri yaratıyor.

Türkiye'nin bazı AB platformlarında dışarıda bırakılması, Avrupa'nın Türkiye'ye karşı ortak bir stratejiden ziyade üye ülkelerin kendi siyasi önceliklerinin etkisinde hareket ettiği izlenimini güçlendiriyor.

Buradaki temel problem şudur:

AB, 27 farklı ülkenin ulusal çıkarlarını ortak bir Türkiye politikasına dönüştürmekte zorlanıyor.

AVRUPA'NIN TÜRKİYE'YE İHTİYACI ARTARKEN TÜRKİYE'NİN SABRI AZALIYOR

Bugün Avrupa'nın karşı karşıya olduğu tablo son derece farklı.

Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa'nın güvenlik anlayışını değiştirdi.

ABD'nin Avrupa güvenliğine yönelik desteğinin geleceği tartışmalı hale geldi.

Çin'in ekonomik rekabeti Avrupa'yı zorluyor.

Enerji güvenliği, savunma sanayii ve tedarik zincirleri Avrupa'nın gündeminde giderek daha fazla yer tutuyor.

Dosyada aktarılan değerlendirmelere göre bu gelişmelerin tamamı Türkiye ile Avrupa arasındaki iş birliğini aslında daha gerekli hale getiriyor. Ancak siyasi sorunlar ve karşılıklı güvensizlik daha derin bir ortaklığın önünü kesiyor.

İşte tam da burada Türkiye'nin sabrı tükeniyor.

Ankara artık “AB bizi ne zaman alacak?” sorusundan ziyade:

“Avrupa Türkiye olmadan ne kadar güçlü olabilir?”

sorusunu soruyor.

Bu önemli bir paradigma değişikliğidir.

EKONOMİK GERÇEKLER SİYASETİN ÇELİŞKİSİNİ ORTAYA KOYUYOR

Türkiye'nin AB açısından önemini anlamak için siyasi açıklamalardan çok ekonomik verilere bakmak yeterli.

2026 yılının ikinci çeyreğinde Türkiye, AB'nin hem en fazla ithalat yaptığı hem de en fazla ihracat gerçekleştirdiği beşinci ülke oldu.

AB'nin Türkiye'den ithalatı 25,5 milyar avro, Türkiye'ye ihracatı ise 27,3 milyar avro olarak gerçekleşti.

İki taraf arasındaki toplam ticaret hacmi ise yalnızca bir çeyrekte 52,8 milyar avroya ulaştı.

Bu rakamlar çok şey anlatıyor.

Avrupa Türkiye'yi ekonomik olarak dışlayabilecek durumda değil.

Türkiye de Avrupa pazarından kopabilecek durumda değil.

Dolayısıyla iki taraf arasındaki ilişki “ya Avrupa ya Türkiye” şeklinde kurulabilecek bir ilişki değildir.

Gerçeklik bunun tam tersidir:

Türkiye ve Avrupa birbirlerine ihtiyaç duyuyor.

TÜRKİYE'NİN YENİ STRATEJİSİ: BRÜKSEL'E DEĞİL AVRUPA BAŞKENTLERİNE

Tam üyelik sürecinin tıkanması Ankara'yı yeni bir arayışa itiyor.

Türkiye artık sadece Brüksel'e odaklanmak yerine Avrupa'nın önemli başkentleriyle ikili ilişkilerini güçlendirmeye çalışıyor.

İngiltere ile stratejik ortaklık, Almanya ile savunma sanayii görüşmeleri, İtalya ve İspanya ile geliştirilen ilişkiler bunun örnekleri arasında gösteriliyor.

Bu stratejinin önemli bir avantajı var:

Türkiye, AB'nin karar alma mekanizmasındaki siyasi engelleri aşmak için doğrudan üye ülkelerle ilişkilerini geliştirebiliyor.

Ancak bunun bir dezavantajı da bulunuyor.

İkili ilişkiler güçlenirken Türkiye-AB ilişkilerinin kurumsal zemini zayıflıyor.

Bu da uzun vadede Avrupa ile ilişkilerin parçalı bir yapıya dönüşmesine neden olabilir.

ASIL KAYBEDEN KİM OLACAK?

Erdoğan'ın “kaybeden siz olursunuz, Türkiye olmaz” sözleri bu nedenle yalnızca siyasi bir meydan okuma olarak okunmamalı.

Bu sözlerin arkasında ekonomik ve jeopolitik bir gerçeklik de bulunuyor.

Türkiye; Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Karadeniz arasında stratejik konumunu kullanarak alternatif ortaklıklar geliştirebiliyor.

Avrupa ise Türkiye'yi tamamen dışarıda bıraktığında önemli bir ekonomik pazarın yanı sıra enerji, ulaşım, güvenlik, savunma ve bölgesel diplomasi açısından kritik bir aktörü de dışarıda bırakmış oluyor.

Ancak Türkiye'nin de bu konuda realist bir yaklaşım göstermesi gerekiyor.

Avrupa ile ilişkilerin zayıflaması Türkiye açısından da ciddi ekonomik ve siyasi maliyetler doğurabilir.

Dolayısıyla “AB'ye ihtiyacımız yok” söylemi de ekonomik ilişkiler göz önüne alındığında pek gerçekçi omadığı görülüyor.

Doğru yaklaşım:

“Türkiye'nin Avrupa'ya ihtiyacı var; Avrupa'nın da Türkiye'ye ihtiyacı var.” gerçeğini kabul etmektir.

SONUÇ: STRATEJİK BELİRSİZLİK

Türkiye-AB ilişkileri bugün tam anlamıyla bir “stratejik belirsizlik” döneminden geçiyor.

Türkiye üyelik hedefinden tamamen vazgeçmiş değil.

Avrupa da Türkiye'yi tamamen kaybetmek istemiyor.

Fakat iki tarafın birbirine güveni ciddi biçimde zedelenmiş durumda.

Avrupa Türkiye'yi güvenlikte istiyor ama siyasi yapısında istemekte tereddüt ediyor.

Türkiye Avrupa ile ticareti büyütüyor ama siyasi entegrasyondan giderek uzaklaşıyor.

Avrupa Türkiye'yi “stratejik ortak” olarak tanımlıyor ama bazı kritik mekanizmalarda Türkiye'yi dışarıda bırakıyor.

Türkiye ise “AB önceliğimiz değil” diyor ama Avrupa ekonomisiyle tarihin en güçlü ticari bağlarından birini sürdürüyor.

İşte AB-Türkiye ilişkilerinin arapsaçı tam olarak burada.

Artık tarafların birbirine romantik vaatler vermek yerine gerçekçi bir ilişki modeli kurması gerekiyor.

Türkiye açısından bunun yolu; demokrasi, hukuk, ekonomik öngörülebilirlik ve kurumsal reformlardan geçiyor.

Avrupa açısından ise çifte standart algısını sona erdirmek, Türkiye'yi yalnızca göç ve güvenlik meselelerinde hatırlamamak ve Türkiye'nin Avrupa güvenliğindeki gerçek ağırlığını kabul etmekten geçiyor.

Çünkü Türkiye'yi sürekli kapının dışında tutup ihtiyaç duyulduğunda kapısını çalmak uzun vadeli bir Avrupa stratejisi değildir.

Aksi halde yıllardır çözülemeyen Türkiye-AB ilişkileri, üyelik sürecinden stratejik ortaklığa, stratejik ortaklıktan ikili ilişkilere savrulan daha da karmaşık bir denklem haline gelmeye devam edecek.

Türkiye'nin de Avrupa'nın da artık birbirine karşı değil, birbirleriyle birlikte nasıl güçlenebileceğini düşünmesi gerekiyor.

Son Haberler

Hits: [srs_total_pageViews] Visitors: [srs_total_visitors]
Copyright © GUNDEM.be
Site içeriği ve dizaynın tüm hakları GÜNDEM.be websitesine aittir.
Kopyalamak ve izinsiz kullanmak kesinlikle yasaktır.