Bir zamanlar devlet dairelerinde uzun kuyruklar vardı.
Vatandaşlar bir belge almak için saatlerce bekler, bir işlemi tamamlamak için günlerini harcardı.
Sonra teknoloji geldi. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, mobil uygulamalar ve elektronik devlet sistemleri hayatımıza girdi.
Bugün birkaç dokunuşla vergi ödeyebiliyor, banka işlemlerimizi gerçekleştirebiliyor, resmi başvurularımızı tamamlayabiliyoruz.
Peki ya bunu yapamayanlar?
Dijitalleşme çağının en büyük paradoksu tam da burada başlıyor.
Teknoloji bir yandan hayatı kolaylaştırırken, diğer yandan milyonlarca insanı görünmez bir duvarın arkasında bırakıyor. Çünkü herkes aynı dijital beceriye, aynı teknolojiye ve aynı imkânlara sahip değil.
Belçika'nın Flaman Bölgesi'nde alınan son karar, aslında dünyanın giderek büyüyen bir sorunla yüzleşmeye başladığını gösteriyor.
Bölgesel Yönetim Bakanı Hilde Crevits'in öncülüğünde hazırlanan düzenleme ile vatandaşların kamu hizmetlerine yalnızca internet üzerinden değil, telefonla ve yüz yüze de ulaşabilmesi güvence altına alınıyor.
Bu kararın satır aralarında çok önemli bir itiraf yatıyor: Dijitalleşme kusursuz değildir.
Yıllardır teknolojik dönüşüm, neredeyse sorgulanamaz bir ilerleme hikâyesi olarak anlatıldı.
Ne kadar çok dijital hizmet varsa o kadar modern olunduğu düşünüldü.
Ancak gerçek hayatın verileri farklı bir tablo ortaya koyuyor.
Belçika'da nüfusun yaklaşık yüzde 40'ı dijital açıdan kırılgan kabul ediliyor.
Bu yalnızca yaşlılar meselesi değil.
Düşük gelirli vatandaşlar, göçmenler, engelliler ve dijital okuryazarlık seviyesi yetersiz bireyler de bu grubun içinde yer alıyor.
Bir devlet hizmetini kullanabilmek için uygulama indirmeniz, şifre oluşturmanız, elektronik kimlik doğrulaması yapmanız ve çeşitli dijital süreçleri tamamlamanız gerekiyorsa, teknoloji aslında bir kolaylık olmaktan çıkıp yeni bir bürokrasiye dönüşebilir.
Üstelik dijital mağduriyet yalnızca erişim sorunundan ibaret değil.
Bugün insanlar sahte banka mesajlarıyla birikimlerini kaybediyor.
Yapay zekâ ile üretilen ses kayıtları aileleri kandırabiliyor.
Kimlik bilgileri çalınabiliyor, kişisel veriler satılabiliyor.
Siber suçlar artık fiziksel dünyanın suçlarından daha hızlı yayılıyor.
Suçlular teknolojiyle güçlenirken, mağdurlar çoğu zaman neyin nasıl gerçekleştiğini bile anlayamıyor.
Asıl tehlike ise dijitalleşmenin insanı merkeze almayan bir anlayışla yürütülmesidir.
Çünkü devletin görevi vatandaşları teknolojiye uyum sağlamaya zorlamak değil, teknolojiyi vatandaşların hizmetine sunmaktır.
Kamu hizmetlerinin amacı insanı sisteme uydurmak değil, sistemi insana uygun hale getirmektir.
Belçika'nın attığı adım bu nedenle yalnızca teknik bir düzenleme değil, dijital çağın sosyal adalet manifestosudur.
Teknoloji çağında da vatandaşın kapısını çalabileceği bir kurumun, telefonla ulaşabileceği bir görevlinin ve yüz yüze konuşabileceği bir hizmet noktasının olması gerektiğini hatırlatan güçlü bir mesajdır.
Önümüzdeki yıllarda yapay zekâ, otomasyon ve dijital kamu hizmetleri çok daha yaygın hale gelecek. Ancak bir ülkenin gerçek başarısı, ne kadar dijitalleştiğiyle değil; yaşlısını, yoksulunu, engellisini ve teknolojiden uzak kalan vatandaşını ne kadar koruyabildiğiyle ölçülecek.
Çünkü dijital çağın en büyük sorusu artık şudur:
- Teknoloji insan için mi var, yoksa insan teknolojiye yetişmek zorunda mı?
Bu soruya verilecek cevap, geleceğin adalet anlayışını da belirleyecektir.

