Haberin yayım tarihi
2012-01-07
Haberin bulunduğu kategoriler

Yeniçağ'da Avrupa'da Türk Algısı ve Korkusu.

Özlem Kumrular

   1622 yılında Venedik’te 1622 yılında yazılan bir lettera 10 Eylül tarihinde İstanbul’da vuku bulan ilginç bir haberi yazıyordu. Kanallar Şehri’ne gönderilen mektupta tam bu tarihte Sultan’ın başkentinde gün batımında Aya Sofya’nın üzerinde üç tane meşale görünmüştü. Bu üç meşale boşluktan ilerleyerek sarayın üzerine kadar varmış, orada semada asılı kalmışlardı.  Bir süre herkesin net olarak görebileceği bir şekilde kaldıktan sonra birden bire yok oluvermişlerdi. Venedikli kalemin “Gerçekten üzerinde çok düşünülmesi gereken bir mucize” olarak tanımladığı bu olay şehirde farklı yorumların gündeme gelmesine sebep olmuştu. Bazıları bu garip vakayı üç meşalenin Tanrı, Oğul ve Kutsal Ruh’u simgelediğini, Aya Sofya’dan çıkıp Osmanlı sarayının tepesinde gezerek  Yüce Sultan’ın kalbini aydınlatmak ve onu kendi inançlarını tanımaya davet etmek istediği şeklinde yorumlamıştı.
      Venedik’e gönderilen bu gizem dolu mektubun devamında yine benzer bir vaka anlatılıyordu. Haberi verene göre aynı ay içinde “çok canavarca ve çok büyük şaşkınlık yaratacaak” başka bir olay daha olmuştu. Paşalardan birinin eşi olan bir Türk kadın  hamile kalmış, doğum vakti gelince de kadınlar doğuma yardımcı olmak üzere etrafına toplanmıştı. Kadından “çok canavarca ve kaba” bir yaratık çıkmış, kadın da bu canavara can verir vermez ölmüştü. Bunun hemen akabinde kadın ve doğurduğu canavar büyük bir hızla gözden kayboluvermişlerdi. Orada bulunan kadınlar ise tarif edilmez bir şaşkınlık içinde avazları çıktığı kadar bağırmaya başlamışlardı. Daha sonra bu canavarın tasvirini yapanlar da yine o kadınlar olacaktı. Şahitliklerine göre gerçekten yeni doğmuş bir bebek büyüklüğünde, ama kapkapara bir şeydi. Kafasının köpek kafası gibi olduğunu ve üzerinde iki tane de boynuz bulunduğunu söylemişlerdi. Kimilerine göre bu “Tanrı’nın bu imansız insanlara karşı olan hiddetinin” bir göstergesiymiş ve onlara böylesine mucizeler göndererek kendi ilahi gücünün farkına varmasını, ve her zaman yaptıkları gibi kendisine hakaret etmelerine bir son vermeyi amaçlıyormuş. Böylelikle Tanrı “müminlere”, yani Hıristiyanlara da bir ders vererek onlara günahtan ırak kalmaları gerektiğini gösteriyormuş. Bu hikayenin relación de sucesos’larda da tekrarlanması ve yorumların da hemen hemen aynı olması bu tür anlatıların Avrupa’da hızlı bir şekilde dolaşmakta olduğunu gösterir. Aynı hikayenin birden çok versiyonu kısa zamanda farklı coğrafyalarda zuhur eder.
      Bu mucizevi olayların anlatıldığı satırlar heyecan ivmesinin gittikçe arttığı bir film karesi gibi ilerliyordu. Mektubun yazarı devasa bir şimşeğin çaktığını, çok büyük bir kuraklık başladığını ve İstanbul’un bir bölümünü kuruttuğunu bildiriyordu. Tam bu arada bir nebze daha heyecan katıyordu anlatısına:  koskoca bir kuyruğu olan iki tane ateş gibi kuyrukluyıldız belirmişti semada.  Öyle kızgın görünüyordu ki, gökyüzü tepeden tırnağa ateşe bürünmüş gibi bir manzara sergilemişti. Bunlardan biri gecenin ikisinde Sultan’ın sarayının tepesinde görünmüştü.  Diğeri de saat üç sularında görünmüş ve iki saat boyunca gözden kaybolmamıştı. Bu da tam Ayasofya Camii üzerinde konuşlanmıştı. Yazar pek tabii camii kelimesi yerine tapınak (tempio) kelimesini kullanmayı tercih etmişti.
       İslam’a karşı doğaüstü olaylar üzerinden kitlesel bir etki uyandıracak mitler ve kara efsaneler yaratma geleneği Haçlı Savaşları sırasında başlamış, bu Yeni Çağ’da iyiden iyiye şekillenmişti.  Ortaçağ’da Serazenler üzerinden yürütülen bu kitlesel dalgalar, Yeni Çağ’da yerini Osmanlı’ya bırakmıştı. Osmanlı’ya dair öne sürülen ve geniş bir coğrafyada dolaşması için türlü çalışmalar yapılan kehanetlerin ortak bir amacı vardı: Bu tüyler ürpertici hikayelerle zaten tedirginlik içinde beklemekte olan halkı iyiden iyiye korkuya gark etmek ve geniş çaplı bir psikolojik savunma duvarı oluşturmak.
         Türk tehlikesinin metastaz şeklinde Balkanlar ve Akdeniz üzerinde Avrupa topraklarında yayılması ise bu korkunun yayıldığı bölgelerde bu düşmanı anlatan eserlerin kaleme alınıp hızla yayılmasına yol açmıştır. Lettere di Costantinopoli (İstanbul’dan mektuplar) adıyla Venedik başta olmak üzere İtalyan devletlerine haber niteliğinde gönderilen ve İstanbul’da vuku bulduğu iddia edilen garip olayların efsanevi anlatısını içeren mektuplar, Almanya’da edebi/dini bir savunma mekanizması olarak işlev gören Türklere karşı duaların yanı sıra Kosova Savaşı akabinde Sırp edebiyatında bir tür olarak ortaya çıkan, savaşta Sırpların destansı kahramanlıklarını ölümsüzleştiren Bugardica’ları en başta anmak gerekir. 16. yüzyılda tehlikenin sabit kaldığı İber Yarımadasında ise  “Vaka anlatısı” olarak çevirebileceğimiz “Relación de sucesos” çoğu zaman meydana gelmiş ya da meydana gelmesi olası bir olayın üzerine yazarın hayal gücünü okurun ilgi alanını düşünerek kullandığı ve bu surette uydurmalar/eklemeler yaparak renklendirdiği anlatılardan ibaret olan bir tür olarak ön plana  çıkmıştır. Haber vermek amacıyla kullanıldığı gibi, zaman zaman hoş vakit geçirtmeyi ve okuru/dinleyiciyi eğlendirmeyi de amaçlayan bu türün konuya göre fantastik öğeler de içermeye başlayıp, haber amacından hayli saparak bir edebi tür olmaya yöneldiği görülür.                              Relación’lar içinde en çok okur çeken anlatılar felaketler ve doğaüstü olaylarla bağlantılı olarak Türklerin cezalandırıldığı eserler olmalıdır. Deprem, yangın, sel, fırtına gibi olaylar Tanrı’nın gazabını çeken bu “kafirlerin” hak ettiğini sonunda bulduğu şeklinde açıklanır.
Milagro (mucize) kabilinden olaylar ise doğayla bağlantılı olmaları açısından “Prodigio” olarak anılırlar. Etimolojisi Cicero’ya dayanan “porro dicere”, “pre-dicere” (önceden söylemek) yola çıkarak profetik olayları anlattıkları için bu şekilde anılırlar. Kuyruklu yıldız vakalarının fantastik anlatımları olan gökyüzünde görülen ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yok olacağı anlamına gelen dört kollu bir haçın belirmesi gibi hikayeler bu sınıfa girerler. Türk ve Müslüman karşıtı sektörler arasında büyük bir hızla yayıldığından şüphe olmayan bu apokaliptik ve eskatolojik parçaların hepsi kitlesel bir moral yükseltici olarak kullanılmıştır.       İzlanda’nın güneyinde küçük bir balıkçı adasında yaşayan bir balıkçının ülkesinden çıkana dek portakalın kokusunu hiç duymamış, üzümü hiç tatmamış karısının; para ve şan kazanmak için orduya yazılarak İtalya’ya giden ve  İspanya adına İnebahtı savaşında Osmanlılara karşı savaşan İspanyol bir paralı askerin ve meşhur İtalyan sülalesi Cigalalardan olup, kaderin cilvesi sayesinde kendini Osmanlı başkentinde bulan ve gittikçe yükselerek Veziriazamlığa kadar erişen bir İtalyan’ın hayatlarını değiştiren ortak nokta ne olabilir? Hepsinin de Türk korsanlarına esir düşerek, sadece adını duydukları topraklara getirilerek bir esir hayatı yaşamaya mahkum edilmeleri.                                     
      İzlandalı balıkçının kendi gibi bahtsız karısı Guðríður Símonardót 1627’de esir düşerek Cezayir’e götürülür. Dokuz yıllık bir esaretten sonra kocasını kaybedip, daha sonra İzlanda’nın en meşhur yazarlarından biri olacak Hallgrímur’la birlikte, cebinde pek çok tecrübe birikmiş olarak geri döner.  Fidyesini ise o zamanlar İzlanda topraklarını kendine bağlayan Danimarka kralı öder. Toplumda iyi bir Hıristiyan olarak kabul görmesi artık çok zordur.
       İspanyol asker de Guðríður gibi Türk korsanlar tarafından Akdeniz korsanlık merkezi olan Cezayir’e taşınır ve beş yılını geçirdiği bu şehirde fidyesi Triniter papazlar tarafından ödenerek kurtulup İspanyol topraklarına döner. Lakin o, İzlandalı kadın gibi meşhur bir yazarla evlenmeyecektir. Ama kendisi dünyanın en meşhur yazarı olacaktır: Miguel Cervantes de Saavedra. Ve, sol eli İnebahtı’da işlev görmez hale geldiğinden sağ eliyle dünyanın en unutulmaz romanı Don Quijote’yi yazacak ve içine Türklerinin ellerinde yaşadıklarını serpiştirecektir.
      İtalyan asilzade ise doğduğu topraklara Türk donanmasının başında gidecek ve her sene bahar ve yaz aylarında Reggio Calabaria’yı yağmalayacak, yakıp yıkıp ateşe verecektir. Yıllar sonra annesine olan özlemine dayanamayarak hem Sicilya kral naibine, hem de annesine kendisini görmek istediğini söyleyen bir mektup yazarak, hep kendisini görme hayaliyle Reggio’ya geldiğini, onu bulmayınca da üzüntüden bu sahilleri ateşe verdiğini söyleyecektir. Kendisi Osmanlı sarayına veziriazam olan Cigalazade Sinan Paşa’dır.
      Guðríður buzdan ülkesine geri döndüğünde artık portakalların ve üzümün tadını biliyordur. Geri dönüş yolunda Mayorka, Minorka, Marsilya, Toluse, Bordo, Amsterdam, Glückstadt, Kopenhag gibi pek çok şehirler görmüş, daha önce ülkesinde  hiç görmediği o görkemli katedrallere aşık olmuştur. Cervantes özlediği katedrallerine kavuşurken, Sinan Paşa katedrallerin yerini camilere bıraktığı başkente bir daha o katedrallere hiç geri dönmemecesine gitmiş ve  bir Müslüman olarak ölmüştür.
      Dantel bir masa örtüsü, kutsal ayin kabı ve  gümüş kupaların ortak kaderi ne olabilir? Türk korsanlar tarafından Valencia sahillerinde bulunan bir kiliseden çalınmak.
      Köklü Okubo ailesine ait olan, 16. yüzyılın sonlarına doğru bir Japon ressamın fırçasından çıkan bir resim; Epirüslü Yunan balıkçılarını söyledikleri bir halk türküsü ve Cordobalı Juan Ruffo Gondiriez’in “Austriada” adlı nazım eserini ortak noktada birleştiren şey nedir? Hepsinin de İnebahtı’da Türklerinin hezimete uğratan Papalık, Venedik ve İspanya donanmasının kazandığı zaferi ölümsüzleştirmeleri.
       Türkler bu yüzyılda sosyal, siyasi, dini, ekonomik ve daha pek çok alanda Avrupa’nın hayatını değiştirirken, bir taraftan bugünlere dek ayakta kalacak kötü bir imge yaratmış ve bunun kemikleşmesini sağlamışlardır. Türk korsanlarına karşı bir savunma sistemi olarak İspanya’nın güney sahillerinde aynı zamanda kale görevi gören kiliselerin pencerelerinin gittikçe küçülmesi, cephelerinin profil değiştirmesi Türklerin bu halkların mimarilerini bile değiştirecek denli etkin olduklarını göstermeye yeter. Türkler, bu denli etkin oldukları bir yüzyılda bir taraftan ilmek ilmek bu olumsuz Türk imajını örmüşlerdir.
    Türk imgesi, bir katalizör gibi tepkimeye giriyor ve etkilenmeden çıkıyordu. Büyük ya da küçük yenilgiler klasik Türk imgesini etkilemiyordu. V. Carlos’un kardeşi Avusturya arşidükü I. Ferdinand, önüne set çekilmez bir nehre benzetilen Türk için “İşte böyle, bir krallıktan diğerine, bir vilayetten ötekine geçerek tüm toprakları ele geçirecek, tüm dünyayı ateşe ve kana vererek dolaşıp duracak” diyordu.   Batı’dan bakılınca vahşi bir genişleme politikası olarak görülen bu yayılma, korku ve tedirginliği de beraberinde getiriyordu. Vahşet, egzotizm, şehvet, kudret kavramları etrafında dönen ve şekillenmesinde coğrafyanın büyük bir rol oynadığı Türk imgesi, vakayınameler, şiirler, novella’lar, romanlar, kiliselerin basıp dağıttığı kitapçıklarla ölümsüzleşiyor, kıta ve deniz Avrupa’sından evanjelizasyon (Hıristiyanlaştırma)  hareketleriyle birlikte Yeni Dünya’ya da taşıyordu.

       İspanyolların Türklerle Mağriplileri ayırt etmeye çok da gerek duymadıkları bu devirde doğan ve bugün bile tehlike alarmı vermek için kullanılan bir  deyim olan “Hay moros en la costa” (Sahilde Mağripliler var!) ifadesi İspanyol halkının yaşadığı korkuyu anlatmaya yeter. Yine aynı şekilde Modern Yunanca’da da kullanılan  ve “çabuk çabuk” anlamına gelen “Prin na erthun oi Tourki” (Türkler gelmeden önce) deyimi de Türklerin ektikleri korku tohumlarını dile getiren bir kelime öbeğidir. Yunanca’da “tourkopaidevo” nun (Türk işkencesi)  “ağır ceza” anlamında kullanılması da aynı hislerin tercümanı olduğunu gösterir. İtalyanca’da da hâlâ kullanılan “fumare come un turco” (Türk gibi sigara içmek), “bestemmiare come un turco” da (Türk gibi küfür etmek) uzun bir nefret yolculuğunun ürünüdür. Sayısız sürtüşmenin ve savaşın yaşandığı bir devirde Türk’ün daha farklı bir şekilde kolektif hafızaya alınması da düşünülemezdi. Topraklarını Türklere bırakmak zorunda kalan ya da Türk korkusuyla yaşayan halkların nefretlerini dillerine işlemeleri ve Türkler için bir sözlük dolusu hakaret kabilinden sıfat kullanmaları şaşılacak bir şey olmasa gerek.Etimolojik incelemelere dalındığında karşılaşılan en trajik şey belki de çapulcusu ordusu, yakıp yıkan, yağmalayan anlamına gelen “horda”  (İtalyanca: orda, İngilizce: hord,  vs) kelimesinin Türkçe “ordu” kelimesinden gelmesidir. Bu da “Türk’ün bastığı yerde çimen bitmez”  atasözüyle bir araya geldiğinde Türk’ün askeri çağrışımlarının nerelere dek uzandığını gösterir. Elizabeth dönemi İngiltere’sinde Türk kafası dart tahtası olarak kullanılıyor, okçular onun üzerine hedef alıyorlardı.  Bugün Latin dillerinin pek çoğunda bulunan ve “günah keçisi” anlamına gelen “Türk kafası”deyiminin bu tarihi gerçekten kaynaklanıyor olması büyük ihtimaldir.
       XVI. yüzyılda “Türk”ün eski dünyanın en meşhur profili olduğunu iddia etmek hiç de abartılı olmaz: En çok konuşulan, hakkından en çok şey yazılıp çizilen, en çok korkulan, en çok merak edilen ve şüphesiz en çok kıskanılan. Türklerin askeri üstünlüğü sayesinde coğrafi olarak daha da yayılmasının yanı sıra, büyük kitleleri kendi dinlerine döndürecek güce sahip olarak görülmesi gibi bu korkuyu daha da körüklüyor ve bunun doğal bir sonucu olarak da bir Avrupa’da Türklerle ilgili yayınlar gittikçe çoğalıyordu. Bu yayınların büyük bir okuyucu kitlesi tarafından ilgiyle karşılanmasının sebebi ise düşmanı tanıma isteği ve gereksinimiydi.
    Türkleri anlatan eserlerin  büyük bir kısmı ısmarlama olarak yazılıyordu. “Gran Turco” yani büyük Türk, sarayı, maiyeti,  başkenti ve ordusuyla birlikte bir popüler mite dönüşüyordu. Zamanın best-seller’ları Türkler tarafından esir edilen esirlerin esaret öyküleriydi. Cervantes’in  Avrupa’nın ilk gerçek romanını dünyaya getirdiği bir zamanda, Türk korkusunun bir ürünü olarak gündeme gelen pek çok eser sayısız okuyucuya ulaşıyordu ve Türkler edebi alanda da yeni türlerin hayata gözlerini açmalarına neden oluyorlardı.   
        Türk’ün diğer bir simgesi de bu devirde tüm Avruğa’da “turbante” kelimesinin versiyonları olarak karşımıza çıkan kelimedir. Fransızca “tulle” (kaynağı Tulle kenti olan seyrek dokuma kumaş) ve Farsça “bend” (katlanmış) sözcüklerinin birleşiminden oluşan “tülbent” (katlanmış kumaş) kelimesinin bozularak ve coğrafya değiştirdikçe daha da mütasyona uğrayarak şekil değiştirmiş  halidir.  “Cimitarra”yla birlikte oda XVI. yüzyılda Türk’ün en değişmez sembolü olacaktır. Moliere’in Le Bourgeois  gentilhomme adlı eserindeki saf Bourgeois Monsieur Jourdain’in  müftünün kendisine verdiği kılıç ve türbanla Türk olması, hem Müslüman olması anlamı taşıyarak Türk’le Müslüman terimlerinin eşdeğerliğini gösterir, hem de bu iki unsurun Türk’ün bu yüzyılı takip eden yüzyıllarda bile tartışmasız timsalleri olduğunu gözler önüne serer.
        Bu devirde Avrupa İslam’ı Türkler üzerinden tanıdığı için “Müslüman” ve “Türk” kavramlarını eş değer tutmuştur. Kuzey Afrika’nın da Avrupa’nın siyasi dengesinden büyük rol oynamasıyla, Hıristiyan dünyası çok başarılı olmamakla birlikte Müslümanları antropolojik olarak gruplandırma çalışmalarında bulunmuştur. Lakin bu, bu yüz yıl ve bunu takip eden yüzyıl boyunca “Türk” ve “Müslüman” terimlerinin neredeyse eş anlamlı olarak kullanılmasına engel olamamıştır. Avrupa Türklere, dolayısıyla Müslümanlara duyduğu büyük nefreti ve korkuyu onların dini olan Islam’ın sahte bir din olduğunu iddia ederek, onu karalayarak ortaya koymuştur.
     Peki “Türk” kimdir? Kime Türk denir?  İngiltere’deki Türk kelimesinin çağrıştırdıkları ile İspanya’da bu kelimenin çağrışımları bir midir? Sicilya’nın bir köyüyle, Valencia’nın bir sahil kasabasındaki halkın Türk tarifi aynı mıdır? İspanyollar kimlere “Türk” derler? İşte beraberinde getirdiği etnik ve dini karışıklığın, ne imagoloji (imgebilim) ne de etimoloji (kökenbilim) tarafından hiçbir zaman tam olarak netliğe kavuşturamayacağı bir kavram.
     16. yüzyıl kadar Türk kavramının dallanıp budaklandığı, çarpıtılıp karmaşık bir  hale getirildiği bir devir daha yoktur. Özellikle Kuzey Afrika’da Türk varlığı bu kavramı daha da içinden çıkılmaz hâlâ getirilmiştir. Bugün, bu devir metinlerini incelediğimizde pek çok zaman “Türk” kelimesini kullanan Avrupa insanının sosyal statüsü ne olursa olsun büyük yanılgıya düştüğünü görürüz. Türk, Müslüman, Arap, Morisko (Morisco) gibi pek çok kavramının birbirine karıştığı bir coğrafyada halkın etnik ve dini kökenle değil, doğrudan maruz kaldığı tehlikeyle ilgilendiği için bu tehlikeyi adlandırmakta kullandığı terimler konusunda bir özen göstermediği, daha doğrusu göstermeye gerek duymamış olması doğaldır. Türk ve Mağripli kelimelerinin su ve ekmek gibi birbirinden ayrılmadan bir bütün olarak kullanıldığı bir devirdir söz konusu olan. Tehlikenin adının “turcos y moros”, “Turchi et mori”, yani Türkler ve Mağripliler olduğu bu zaman diliminde önemli olan düşmanın adı değil, ona karşı nasıl savunulacağıdır.
     Avrupa’da tehlikeyle birlikte düşmanın kökenlerinin tanınma ihtiyacı doğmuştur. Türklerin kim olduğu, nereden geldiği sorusuna bir cevap ararken düşmana atfedilen pejoratif sıfatlar kelimenin kökeninde aranmaya çalışılmış, böylelikle bir taşla iki kuş vurulmuş olmuştur.
       “Türk” kelimesinin hem işkenceyle, hem de İskitlerle bağdaştırılması hem bir savunma mekanizması, hem bir antipropaganda malzemesi, hem de Türklere karşı açılacak bir savaşı haklı çıkarmak için geçerli bir sebep olarak öne sürülecektir. Sürekli savaşlarla beslenen bir toplum olarak görülen Türklerin kökenin savaşçı İskitlerde aranması aynı zamanda bu antipropagandanın temellerini meşrulaştıracak bir harekettir.
       Dini ve etnik orijin olarak Türklük bir yana, bir de “meslek olarak Türklük” vardır ki, bu da özellikle Cezayir gibi korsanlığın bir meslekten ziyade yaşam stili haline geldiği yerlerde sıkça kullanılan bir terimdir. Cervantes’le aynı dönemde Cezayir’de esir olarak bulunan Portekizli din adamı Antonio de Sosa (ki eserlerinde Diego de Haedo adını kullanır) bu şehir  halkının yarısından fazlasının “Türklüğü meslek edindiğini” iddia eder. “Turco de profesión” (mesleği Türk) olarak tabir edilen bu kişiler çıkarları gereği Müslümanlığı tercih etmiş olan kişiler, yani “dönmeler”dir. Dini inançları yüzünden değil, sosyal ve ekonomik çıkarlarını göz önüne alarak İslam’ı seçtikleri için bu kişiler için “mühtedi” sözcüğünü kullanmak doğru olmayacaktır. Sosa, bunları şöyle tanımlar:  “Türklüğü meslek edinenler, Hıristiyan kanı taşıyıp, Hıristiyan ana babaların çoğu olan, kendi hür iradeleriyle Türk olan kişilerdir”. Ve daha da ilginç bir detay verir: “Sadece bu Türkler ve çocukları Cezayirli bütün diğer Türk, Mağripli ve Yahudi’lerden daha çoktur.” Gerçekten de İspanyol Altın Çağı’nın eserlerinde daha rahat bir yaşam sürmek için siyasi, dini ve sosyal iktidarın dinine geçen, ya da en azından geçmiş görünen edebi kahramanlarla doludur.
      Arjantinli yazar-düşünür Jorge Luis Borges, Kartaca’nın kötü imajının Roma’nın eseri olduğunu iddia eder. Yine ona göre Türk’ün kötü imajının yaratıcısı da Avrupa’dır. Şüphesiz Avrupa dünyada Türk imgesi oluşup kemikleşmesinde en büyük rolü oynamış, kendi politikaları çerçevesinde bu imajı bir propaganda unsuru olarak kullanmayı ihmal etmemiştir. Akdeniz’in bir ucundan diğerine ulaşan,  yolda üzerine eklenen hikayelerle süslenen, çoğu zaman dönüşümlere uğrayan Türk imgesi XV. ve XI yüzyılda, Giovanni Ricci’nin ossessione turca (Türk saplantısı) olarak nitelendirdiği kıtasal bir hastalığın tohumlarını da atacaktır.
Lakin, Borges’in bu teorisi XVI. yüzyılın ilk yarısındaki Türk-İspanyol rekabeti kapsamındaki Türk imgesinin ortaya çıkışına tümüyle uymaz. Çünkü Sultan, topraklarını batıya doğru genişletirken bu kötü Türk imajını bir fetih taktiği haline getirmeyi bilmiştir. Avrupa’nın bu imgenin renkli olduğu kadar korkunç bir porteye dönüşmesindeki rolü ne kadar sorgulanamaz olsa da, aslında oyunun baş kahramanları, daha doğrusu baş kötü kahramanları Türklerden başkası değildir.
       Ayrıca bir xenofobia  (yabancı korkusu), bilinmeze duyulan bir korku söz konusuydu. Türk, kendisinden her şey beklenebilen, gizemli bir figür haline dönüşüyor,  kökeni hakkında sayısız hikâyeler dolaşıyordu. Savaşçı kimlikleri göz önünde bulundurularak İskitler’le aynı orijine dayandırılıyor, bu da zaten yeterince korku uyandıran kimliklerini daha korkunç hale getirmeye ve İskitlere yüklenen o merhametsiz zalim sıfatından pay almalarına yetiyordu. Öte yandan Türkleri Truvalılarla aynı orijinden gösteren eserler çoğunluktaydı.  
       Türkler Hristiyanlar için kötü bir sürprizden ibaretti. Ne zaman, nereden ve ne kadar büyük bir kuvvetle saldıracakları her zaman için bir muammaydı. Kolları her yere ulaşan büyük bir ahtapota benzeyen devlet mekanizması tarafından gelecek bir saldırının boyutları kestirilemiyordu. İmparatorluğun engin toprakları ve devletin diğer devletlere oranla çok geniş olan finans kaynakları her türlü savaş hareketini kolaylaştırıyordu.
Türklerin bu devirde varlıklarını gösterdikleri her toprakta bir şekilde izlerini bırakmış olmaları gayet doğaldır. Söz gelimi Akdeniz kasabaları ve şehirlerinde ya da ve Orta Avrupa köylerinde Türklerin folklore, edebiyata, mimariye sinmiş olması hiç de şaşkınlık yaratmaz.
XVII. yüzyılda yaşayan Napolili ressam Salvator Rosa’ya ait olduğu sanılan ve bile hâlâ söylenen Napoliten bir halk şarkısı “Michelemma” gibi...
     Ama 1627’de İzlanda’nın güneyinde yaşanan yukarıda bahsini ettiğimiz olaya “Tyrkjaránið” (Türklerin hırsızlığı) denmesi, ya da İnebahtı sonrasında bir Japon’un bu savaşı resmetmesi bu etkin alanın sanıldığından çok daha geniş olduğunu açıkça göstermektedir. Asya’nın diğer ucunda bir adada, Japonya’da hayatında belki de hiç Türk görmemiş bir ressamın Türkleri tablosunda ölümsüzleştirmesin açıklanabilir bir yanı vardır. Cizvit papazları hem ana karada, hem de okyanus aşırı topraklara Hıristiyanlığı yayama misyonlarını yerine getirirken, Hıristiyanlığın Türklere karşı kazandığı bu zaferi ta Japonya’ya da taşımışlardı. 7 Ekim 1584 yılında Toledo’da yapılan İnebahtı zaferi kutlamalarına Japon delegesinden dört genç Japon katılmıştı!  
    Avrupa’nın Yeniçağ’da Türkler hakkındaki düşünce ve his külliyatının sözlü ve yazılı olarak günümüze taşınma macerasını araştıran gözlemci sonuçta şaşkınlıkla bütün bu verilerin şaşaalı bir tutarsızlık gösterdiğini fark edecektir. Hayranlık ve tiksinme, saygı ve nefret, kıskançlık ve küçük görme gibi sayısız tezat ve uç hissiyatın bir arada yansıtıldığı bir kolektif algı tablosunda, her zaman doğrudan Türk’e atfedilen, ona yakıştırılan, tezat kabul etmeyen bir elin parmağını geçmeyen sıfatların başında “barbar” gelir. Barbar, bu dönemde resmi mektuplaşmalara kadar sirayet eden, toplumun en altından en üst katmanına kadar herkesin çekinmeden ve tereddüt etmeden kullandığı bir sıfat haline gelir.
      Sofra geleneğinin yanı sıra İslam dünyasında gündelik hayatın Hıristiyan gündelik hayatıyla uyuşmayan yönleri tanıkları şaşırtıyordu: Türklerin domuz eti yememeleri,  alkolik içeceklerden sakınmaları, eve ve camiye girerken ayakkabılarını çıkarılmaları, günde beş vakit namaz kılmaları, erkeklerin kadınlar gibi eğilerek tuvaletlerini yapmaları, yere oturup bağdaş kurmaları, sünnet olmaları, hayvanlarını İslami şartlara göre kesmeleri, vb. ayrıca selamlaşırken şapka çıkarmamak, genelde onur verici olduğu için sol tarafı tercih etmek, mezarlıkların aydınlatılmaması, gömleği pantolonun üzerine çıkarmak hep barbarlık göstergesi olarak görülüyordu.
    Türklerin özellikle Kıta Avrupa’sında uyguladıkları şiddet, yayılmacı politikanın en başarılı bileşkelerinden biridir. Düşmanlarını şoke etmek, sinir savaşı başlatmak ve psikolojik avantaj elde etmek ise bu politikanın önde gelen hedeflerindendir. Yaratılmaya çalışılan bu ürpertici imajın verdiği meyvelerin başını ise pek çok kalenin “vire” yoluyla, yani anahtar teslim ederek, savaşmaksızın verilmesi çeker. Böylece ordu, yol üzerinde asker, cephane ve zaman kaybetmeden hedefe doğru ilerlerken, bir taraftan da izlediği rota üzerindeki kaleleri ve noktaları ele geçirme şansına sahip olmaktadır. Savaş durumu Dar’ül İslam sınırları dışına çıkılınca çoğu zaman her türlü tahribatı meşru kıldığından, özellikle 1532 “Alaman seferi” gibi “ceza seferleri” ardından bölge, Hilal ve Haç arasında telef olup gidiyordu.
Avrupa bu korkuyu bir antipropaganda unsuru olarak kullanmakta gecikmedi. Bu proje dahilindeki Türkler üzerine yapılan araştırmalar ise aşikâr biçimde bu Türk karşıtı kitlesel hareketin bir parçasıdır. Luther’in çağdaşı bir Protestan din bilgini,
Türk sözcüğünün “Torxuere” (işkence) kelimesinden türemiş olduğunu iddia ederken; başka bir din bilgini ise “Trux” (aldatma) kelimesinden geldiğini öne sürer.
      Türk’ün askerî gücü ve bu gücün mitik yankıları, Osmanlı’nın  Batı politikasında kayda değer bir faktördü. Sultan’ın düzenli, organize ve devrin diğer askerî güçlerine göre hayli disiplinli olan yeniçeri birlikleri, kıta için kâbus haline gelmişti. Türklerin askeri başarısına gelince yorumların alanı genişler, çeşitlenir. Genel olarak bu yüzyılda gördüğümüz  haber ve eser külliyatınına bakıldığında ortaya çıkan, Osmanlı’nın devrin en büyük askerî gücü olarak algılandığı ve Osmanlı devletinin şaşkınlık verici bir hızla genişlemesi ve yayılmasının daha pek çok etkenin yanı sıra doğrudan bu güce bağlı olmasıdır. Türk’ün askerî gücü hayranlık uyandıran ve bu yüzden detayları incelenerek, kıyaslamalar yapılarak örnek alınmak istenen bir güç olarak ön plana çıksa da, zaman zaman bu başarının derinlerinde cesareti kenarda bırakacak nedenler de aranmaya çalışılır. Disiplin ve itaat bu yüzyılda Osmanlı ordusuyla neredeyse eş anlamlı olarak kullanılan iki kavram haline gelmiştir. En taraflı ve saldırgan metinlerde bile Sultan’ın askerlerinin sahip olduğu bu iki erdeme duyulan saygı her zaman ön plana çıkarılmıştır.  Bununla birlikte, Türk tarafının avantajı sadece Sultan’ın büyük ve düzenli bir orduya sahip olmasından ve bunun mali yükünün altından kalkabilmesinden değil; savaş hazırlıklarını Avrupa’nın akıl erdiremediği bir hızda tamamlıyor ve savaş halinde hayret uyandıracak bir organizasyonla ülkenin dört bir yanından kuvvetlerini topluyor olmasından kaynaklanıyordu.
    Busbecq, Ferdinand’ın elçisi olarak İstanbul’a doğru yola çıkıp da ilk defa Türk askerleriyle karşılaştığında, şu satırları eklemişti günlüğüne: “Hiç görmediğim parlak renklere boyanmış kalkanları, mızrakları, murassa palaları, rengârenk sorguçları, bembeyaz sarıkları, al yeşil renkte süsleri, güzel atları ve zarif takımları olağanüstü güzel bir manzara teşkil ediyordu.”    Savaşın ve askerî gücün Osmanlı’da bir gövde gösterisi yanında görsel bir ziyafete dönüştürülmesinin Avrupalı üzerindeki etkisini yazıya döken sayısız diplomattan sadece biriydi Busbecq. Viaje de Turquía’da Pedro da hayranlığını şöyle dile getirir: “Türk atlıları kadırgalarının uçlarına taktıkları canfes bayrakçıklardan ötürü, çok güzel ve çok uzaktan görünürler.”  

     1529’da Viyanalılar, üzerlerine yağan incilerle ve değerli taşlarla süslenmiş okları Sultan’ın debdebesinden bir hatıra olarak saklayacaklardı. İbrahim Paşa’nın şehrin düşürülmesi için askerlere avuç avuç altın dağıttığı ise, Viyana’da dilden dile dolaşacaktı. Bir düşman kafası ya da tutsak karşılığında verdiği hediyeleri ise bilmeyen yoktu.
      Tombak kalkanlarla ilerleyen Osmanlı askerleri, Avrupa’nın kalbine sızan altından orduları çağrıştırıyor; Türk’e karşı duyulan o tarif edilmez korkuyu estetiğin zaferine ve görkemin eziciliğine yenilen bir kavrama, “fetheden” ve “fethedilen” arasındaki o dengeleri bozan ilişkiye bırakıyordu. Ordunun ihtişamı, görsel çarpıcılık ve şov amacına ulaşıyor; Avrupalı artık askerî bir defileye dönüşen bu hareketi, hayranlığın korkunun üzerine çıktığı bir ruh hali içinde izliyordu. “Yeniçerilerin kıyafetlerinde öyle göz alıcı bir şey kımıldayarak yürüyen bir orman manzarası veriyor,” diye tüm hayranlığını kaleme döküyordu, başka bir Avusturyalı diplomat.
     Mohaç savaşı öncesinde yapılan mum donanması, sadece askeri psikolojik olarak savaşa hazırlamakla kalmıyor, savaşı topluca kutlanan bir ritüele dönüştürüyordu.“Güya yedi göğün yıldızları bir yere toplanmış gibi oldu. Alem ruşen edip vadiyi bir gül bahçesine çevirdiler” diyordu Solakzâde.  Celalzade’nin Selimname’sinde ise bir mum donanması şöyle tasvir ediliyordu:“Akşam olup gökyüzü ordusunda parlak yıldızlardan binlerce ışık yayan mum çıkınca, Hünkar ordusunda da şenlikler ve eğlenceler kendini gösterip, bütün ordu çadırları önünde bolca mumlar yakarak her köşeden tehlil ve tekbir sesleri göklere direk direk oldu. Belki bu mum şeklinde gözüken gökteki yıldızlardı da, kavga ve zaferden şaşırıp yer yüzüne dökülmüştü.”
 
     Hz. Muhammed:
   Bologna’da 13. yüzyılın ikinci yarısında bir şapel kubbesini süsleyen Mahomato nell’inferno medievale (Ortaçağ Cehenneminde Muhammed) adlı bir fresk, Ortaçağ insanının İslama’a ve peygamberi Hz. Muhammed’e karşı duyduğu nefretin en şiddetli ve ekstrem tasviridir. Görüntü gerçekten tüyler ürperticidir ve Tanrının evi olan bir şapelin kubbesinde bulunması bu çağda dini otoritelerin bu nefreti meşrulaştırmakta bir sakınca görmediğini gösterir. Hz. Muhammed resmin göbeğine oturtulmuş siyah tüylü, boynuzlu devasa bir şeytan olarak tasvir edilmiştir. Etrafında çok daha küçük boyutlarda resmedilmiş onlarca çırılçıplak kadın dört bir yana koşuşturmaktadır. Resmin en çarpıcı yanı,  Hz. Muhammed’in aynı zamanda insan yiyen bir yaratık, bir yamyam olarak gösterilmeye çalışılmış olmasıdır. Bu çıplak kadınlardan biri ağzından içeri girmekte, diğeri ise altından çıkmaktadır. Müslümanların, Hıristiyanlığın peygamberi Hz. İsa’ya büyük bir saygı gösterirken, Hıristiyanları bu Hz. Muhammed düşmanlığına sürükleyen yıkıcı his ne olabilir? Hz. Muhammed’in klasik şeytan betimlemelerinden çok daha vahşi, estetik yoksunu ve bayağı bir şekilde tasvir edilmesinin arkasında yatan bu saldırgan tutum neyin meyvesidir?
     Hıristiyanlık aleminin en başından beri İslam’ın peygamberine karşı takındığı bu agresif tavrın en önemli uzantısı Hz. Muhammed’in sahte peygamber (pseudopropheta) olduğu iddia edilmesi ve bunun lanse edilmesidir. Bunun nedenini anlayabilmek için kendini skolastik bir dünyada, dinin de ezici baskısıyla kendisine verilenle yetinen, daha doğrusu yetinmek zorunda kalan bir Ortaçağ insanı düşünelim. Kutsal kitabında, kendi peygamberinden sonra adı Muhammed olan bir peygamberin geleceğinden bahsedilmeyen bir Ortaçağ insanı...  Her şeyin keskin ve kalıplara oturtulduğu bir devirde,  Charles Dickens’ın “köşegen” olarak tanımlayacağı bir düşünce sistemi içinde devinen bir ümmetin kendisine kutsal kitabı yoluyla verilen bilgilerin dışında bir veriyi kabullenmesinin söz konusu bile olamayacağını kestirmek zor olmamalıdır. Bu insanların Hz. Muhammed’i neden sahte peygamber olarak gördükleri, içinde bulundukları sistem incelendiğinde anlaşılabilmektedir.
      Bu inancın Yeni Çağ’a da taşındığı, hatta bu çağda çok daha etkin olduğu görülmektedir.  Nitekim bu yol ayrımında iki tip insan çıkar karşımıza. Birincisi gerçekten Hz. Muhammed’in sahte peygamber olduğuna inanan, ikincisi de bu inancı Müslümanlığın yayılmasını engellemek için bir antipropaganda olarak kullanan insanlar. İslam’ın Türklerle birlikte anılmaya başlanması ve Türklerin de Avrupa içlerine doğru hızla ilerlemesi de bu antipropagandanın etkin bir şekilde kullanılmasını gerektirmektedir. İslam’ı hem düşünce, hem de askeri boyutuyla büyük bir tehdit olarak algılayan Avrupa için dinin kendisinin ve dolayısıyla peygamberinin sahte olarak gösterilmeye çalışılması aynı zamanda Hıristiyanların bu yeni dine geçmesine duyulan korkunun da bir göstergesidir. Bu bağlamda kimin Hz. Muhammed’in sahte peygamber olduğuna inandığını, kimin bunu sadece Hıristiyanlığın bütünlüğü ve çıkarları için bir koz olarak kullandığını ayırt etmek hayli güç olacaktır.
     İslam’ın yayılmasını engellemeye yönelik bu hareketin başını sadece din adamları değil, düşünür ve yazarlar da çeker. Daha sonra da sunulacak metinlerden anlaşılacağı üzere Avrupa 16. yüzyılda  İslam’ı derinlemesine inceleyen filozof ve din adamlarından yoksundur. Bu karalama propagandasını bir uzantısı olarak, İspanyollar Hz. Muhammed’in hiç bir zaman putperest halkı doğru yola getirip bir din kurmayı amaçlamadığını iddia ederler. Bu metinlere göre amacı cemaatın lideri olmak ve hükümdar unvanı almaktır. Yine aynı şekilde, vahiyler bazı yazarlara göre  Hz. Muhammed’in kişisel kanaatleri, diğerlerine göre de özel katibine yazdırılan şeytanın tavsiyeleridir.  Hemen hemen tüm yazarların amacı Müslümanların  inandıkları dinin tamamen yanlış olduğunu ispatlamaktır. Kuran “sahte, yalancı ve kusurlu”olarak gösterilir. İspanyol vakanüvisleri arasında bir gelenek olanak bu “kafir” imgelemi,  Salazar’ın  1570’te yayınlanan Hispania Victrix’inde   çarpıcı bir şekilde çıkar.

      Shakespeare ve Cervantes’in aynı günde, 23 Nisan 1616’da ölmüş olması çarpıcı bir tesadüften başka bir şey değildir belki, ama her iki edebiyat devinin de Türklerin olumsuz özelliklerini ölümsüzleştirmeleri tesadüf olmaktan çok uzaktır. Cervantes’in esaret hayatı boyunca ellerinde bulunduğu Türklere dair güzel şeyler anlatmış olması beklenemezdi. Aynı şekilde, Türk’ün her türlü barbarlıkla eş anlamlı tutulduğu Shakespeare İngilteresi’nde, büyük şair ve oyun yazarının, pek çok çağdaşı gibi  kulağına gelen anlatıları mısralarında “kötü”yü betimlerken kullanması insanı şaşırtmaz. İnsan doğasını en yakından tanıyan ve en usta şekilde kaleme kalan bu kelamın pirleri bu imgeyi ölümsüzleştirirken ister istemez nesnellikten uzak kalmışlar, lakin devirlerinin insanı her şekilde mükemmelen yansıttıkları gibi, bu devrin hâkim zihniyetindeki Türk imgesini de olduğu gibi sunmuşlardır. Bu sadece  en beylik örneklerin ikidisir. “Roma bir gün de kurulmadığı gibi bir günde yıkılmadı”, denir. Bu kötü Türk-Müslüman imajının yok edilmesi de, yaratılması kadar uzun ve meşakketli bir iş olacaktır.

Son Haberler

Hits: 6099 Visitors: 3060
Copyright © GUNDEM.be
Site içeriği ve dizaynın tüm hakları GÜNDEM.be websitesine aittir.
Kopyalamak ve izinsiz kullanmak kesinlikle yasaktır.