- Hüseyin Dönmez
Dünya gerçekten yanıyor.
Ve belki de asıl sorun, alevlerin yükselmesi değil; o alevlere bakanların giderek daha az şey hissetmesi.
Gazze’de yaşananlar, modern çağın en ağır insani krizlerinden biri olarak tarihe geçerken, akan kan yalnızca bir coğrafyada kalmıyor; bölgeye, oradan da küresel sisteme yayılıyor. Her yeni saldırı, her yeni sivil kaybı, uluslararası düzenin ne kadar kırılgan olduğunu biraz daha gözler önüne seriyor.
Bugün asıl tartışılması gereken şu: Dünya gerçekten bir düzen içinde mi, yoksa güçlü olanın kuralsızlığına teslim olmuş bir kaos mu yaşıyoruz?
Kâğıt üzerinde küresel barışı korumakla görevli Birleşmiş Milletler var. Ancak sahadaki gerçeklik, bu yapının büyük güçlerin siyasi hesapları karşısında ne kadar etkisiz kaldığını gösteriyor. Kararlar alınamıyor, alınanlar uygulanamıyor. Veto mekanizmaları, adaletin değil, çıkarların aracı haline gelmiş durumda.
Bu tabloda ABD ve İsrail politikaları en çok tartışılan başlıkların başında geliyor. Eleştiriler sert, tepkiler yüksek; fakat sonuç değişmiyor. Çünkü mesele yalnızca kimin haklı olduğu değil, kimin daha güçlü olduğu meselesine dönüşmüş durumda. Ve güç, bugün uluslararası hukukun önüne geçmiş görünüyor.
Ama hikâye sadece Orta Doğu’dan ibaret değil.
Ukrayna’da süren savaş, Rusya ile Batı arasındaki fay hatlarını derinleştirirken; Çin’in yükselişi, dünya siyasetinde yeni bir denge arayışını hızlandırıyor. Artık tek kutuplu bir dünyadan söz etmek mümkün değil. Ancak çok kutuplu düzenin henüz kuralları yazılmış değil. İşte tehlike de tam burada başlıyor: Kuralsız bir çok kutupluluk.
Bu yeni dönemde savaşlar sadece cephede verilmiyor. Enerji hatlarında, ticaret yollarında, teknoloji yarışında ve hatta veri akışlarında yeni bir mücadele alanı oluşmuş durumda. Güç artık sadece tank ve füzeyle değil; çiplerle, algoritmalarla ve enerji kaynaklarıyla ölçülüyor.
Peki bu gidişatın sonu nereye varır?
Kısa vadede iyimser olmak zor. Çünkü dünya, krizleri yönetmek yerine çoğu zaman onları derinleştiriyor. Diplomasi zayıflıyor, askeri refleksler güçleniyor. Uluslararası kurumlar reform ihtiyacıyla karşı karşıya ama bu reformları gerçekleştirecek ortak irade ortada yok.
Daha da endişe verici olan ise şu: İnsanlık, yaşananlara alışıyor.
Her yeni kriz, bir öncekini gölgede bırakıyor. Her yeni trajedi, bir öncekini sıradanlaştırıyor. Bu da en az çatışmalar kadar tehlikeli bir eşik: duyarsızlık eşiği.
Oysa dünya, tam da şimdi bir yol ayrımında.
Ya güçlünün hukukunun egemen olduğu, çatışmaların normalleştiği bir geleceğe sürüklenecek…
Ya da uluslararası sistem kendini yeniden inşa ederek, daha adil ve dengeli bir düzen kurmayı başaracak.
Sorun şu ki, ikinci yol daha zor. Ama birincisi çok daha yıkıcı.
Ve tarih bize şunu defalarca gösterdi: Düzen çöktüğünde, bedelini sadece zayıflar değil, eninde sonunda herkes öder.

