Haberin yayım tarihi
2011-11-14
Haberin bulunduğu kategoriler

1911'den 2011'e Hürriyet ve Demokrasi Mücadelesi..

Dr.Müşerref YARDIM

Brüksel/2011

Bu Makael Tafaf Gazetesinde Yayınlanmıştır.

Bir kaç aydır dünya gündemini Arap coğrafyasında meydana gelen gelişmeler meşgul ediyor. ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan ve ilk olarak Tunus’ta başlayan bu olgu, Mısır ve diğer Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin bu ülkeyi, yani Tunus’u takip etmesiyle geniş bir coğrafyada kendisini gösterdi. Aslına bakılacak olursa,  uzun yıllar boyunca bu coğrafya hep belli konular çerçevesinde gündeme geldi. Bölge, iktidar odaklı gerginlikler, insan hak ve özgürlüklerine yönelik ihlaller, despot ve baskıcı rejimler ve sindirilmiş halklar gibi başlıklarla insanların dikkatine sunuldu. Bugünse son olaylarla birlikte rüzgarın artık başka yönden estiği gerçeği ile karşı karşıyayız. Bir süredir bölgenin adı halkların özgürlük talepleriyle birlikte anılır oldu. Kuzey Afrika ve Ortadoğu halkları, özgürlük serüvenlerinde her ne kadar birbirlerinden farklılaşmış olsa da, bu halklar ortak bir tavır olarak, modern teknolojinin imkanlarından faydalanarak, özgürlük, eşit muamele, ekonomik ferah, insanca yaşam gibi taleplerde bulunuyorlar.

 Tunus ve Mısır’da halk ayaklanarak despotlukla suçladıkları liderlerini ülke yönetiminden uzaklaştırmayı başardı. Ancak aynı durum Libya ve epeyce zamandır halk gösterilerine şahit olunan Suriye için söz konusu değil. Libya’da Kaddâfînin iktidarı bırakmamaktaki kararlılığı ve buna karşılık NATO’nun askerî müdahalesiyle birlikte bu ülkede tansiyonun yükseldiğine şahit olmaktayız. Bu durumdan en çok etkilenen hiç şüphesiz Muammer Kaddâfî rejiminin işbirlikçisi silahlı güçlerinin şiddet uygulamaları ve Amerika, Fransa ve Ingiltere öncülüğünde yapılan NATO saldırıları ortasında kalan Libya halkının olduğunu görmekteyiz.

Öbür tarafta da bir yandan mevcut rejimi korumaya niyetli bir yönetim, diğer yönden özgürlüklerde ısrarlı Suriye halkı. Sonuç ise son günlerde çatışmaların iyice alevlendiği gerçeği. Ne gariptir ki yaklaşık yüzyıl önce Suriye, içerisinde yer aldığı İslam toplumunun sorunlarının tartışılması için ev sahipliği yapmıştı: Suriye’deki Emevî Camii’nde İslam âleminin içinde bulunduğu durumun detaylı bir analizi yapılmış, yenilik arzusu dile getirilmiş. Said Nursi’nin bu toplantıda, yaptığı analizde Müslüman toplumlarının sıkıntılarının neler olduğunu ve bu kötü gidişata son verebilecek çözümlerin neler olabileceğini tesbit ettiğini görmekteyiz. Kendi ifadesiyle  “Müslümanların altı hastalığına” uygulanacak en müessir reçetenin ümitvar olmak, dürüstlük ve samimiyet, muhabbet, hürriyet, meşveret ve şûraya dayalı köklü bir değişim olabileceği vurgusunu yapmaktadır[1]. Biz bu makalede Said Nursi’nin birçok eserinde odak noktasına yerleştirdiği ‘hürriyet’, ‘demokrasi’ gibi anahtar terimlerden yola çıkarak Arap dünyasında dalga dalga yayılan ‘değişim’ sürecini analiz etmeye çalışacağız. 

Hiç kuşkusuz, Said Nursi’nin sarfettiği “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” sözleri, onun hürriyete bakış açısını anlamak için önemli bir referans olarak karşımıza çıkmaktadır. Nursi’nin İstanbul Sultanahmet meydanında ve Selanik’te gerçekleştirdiği Hürriyete Hitap nutukları, değişik gazetelerde kaleme aldığı makaleler; hapsedilme, tımarhaneye gönderilme tehlikesinin bulunduğu bir durumda padişah II. Abdülhamid’e muhalefet etmesi bunun en önemli örnekleri olarak sayılabilir. Her ne kadar dönemin koşullarında “hür insan” denilince akla ilk gelen “siyasî hürriyet” olsa da, Said Nursi’ye göre aslında bunun başta “ilmî hürriyet” olmak üzere bütün hürriyetleri kapsadığı görülmektedir : “Zîrâ meşrûtiyet hükümete düştüğü vakit, fikr-i hürriyet meşrûtiyeti her vecihle uyandırır. Her nevide, her tâifede onun san’atına âit bir nevi meşrûtiyeti tevlîd eder. Hattâ ulemâda, medâriste, talebede bir nevi meşrûtiyeti intâc eder[2]. Said Nursi’nin ifadesiyle, “taklîdin pederi ve istibdâd-ı siyâsînin veledi olan istibdâd-ı ilmîdir[3]. Nursi’nin istibdâda dayanan rejimlerin ve yönetimlerin toplumumun her katmanına yayılan istibdâdın sorumlusu olduğu ve bu istibdâdların hayatı zehirlediği[4] tesbitinden yola çıkarsak, Arap ülkelerinde meydana gelen halk ayaklanmalarının yukarıda belirttiğimiz sebeplerinin içinde, neden özgürlüklerin kısıtlanmasının yanında ekonomik ve sosyal adaletsizliğe de vurgu yapıldığını anlamak zor olmayacaktır.    

            Nursi’nin otokratik ve despot diye adlandırdığı döneminin rejimlerine karşı hürriyet odaklı mücadelesinin en somut örneği olarak yukarıda değindiğimiz Hürriyete Hitap nutukları zikredilebilir. Said Nursi’nin istibdâda karşı takındığı muhalif tutumunu açık ve kesin bir dille ifade ettiğini söylemek mümkündür. Despot karaktere bürünmekle itham ettiği rejim ve yönetimleri sert bir dille eleştiren Nursi, hürriyet ve meşverete dayalı bir halk egemenliği, bir başka deyişle gerçek mânâda bir “demokrasi” prensibini savunduğu anlaşılmaktadır[5]. Diğer yandan Nursi’nin bu konulardaki görüşlerini yaymak için, yazdığı makalele ve gerçekleştirdiği nutuklar yanı sıra başka yöntemlere başvurduğu da bilinmektedir. Bu çabaların en önemlisi olarak Nursi’nin ülkenin doğusundan batısına kadar uzanan geniş bir alanda toplumu bilgilendirme ve bilinçlendirme olarak nitelendirilebilecek faaliyetlere girişmesi gösterilebilir. Burada belki de en dikkate değer husus Said Nursi’nin savunduğu değerleri şark aşiretlerine telgraf yoluyla haberdar etmeyi yeterli görmemesi[6], yanlış algılara sebebiyet vermemek için bu aşiretlerle daha yakından ilgilenmeyi tercih ederek, soru-cevap şeklinde geçen görüşmeler yoluyla onları meşrûtiyetin güzellikleri ve istibdâdın fenalıkları konusunda aydınlatma çabasına girmesidir[7].  

            Kuvvetini kanundan alan meşrûtiyet prensibinin bütün toplumsal yaraları iyileştirici olduğunu belirten Said Nursi’nin, kuvvetini tek bir şahsa dayandıran istibdâdın da bu yolla ortadan kalkacağını savunmakta olduğunu görmekteyiz[8]. Emevî Câmii’nde yaptığı konuşmadan bir süre önce Kürt aşiretleriyle gerçekleştirdiği bu görüşmelerde Said Nursi halka çağrı yapmış, halk cesâret gösterip istibdâdlara karşı çıkmadığı, hürriyete ve demokrasiye yönelmediği takdirde bu durumun yüz yıl daha süreceğini belirtmiştir[9]. Nitekim Arap halklarının ülklerindeki mevcut despot rejimlerine karşı muhâlefet ederek yenilenme arzularının, Nursi’nin yaptığı tesbitten yaklaşık bir yüz yıl sonra söz konusu olabildiğini görmekteyiz. Said Nursi’nin yukarıda özetlenen hürriyetle ilgili ana tezleri bize, Nursi’nin hak ve özgürlükler skalasında hürriyeti başköşeye oturttuğunu, hürriyetin temin edilmesi konusunda da halkın iradesine başrolü biçtiğini göstermektedir.  

Bundan hareketle bugün, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da meydana gelen, halkların despot olarak nitelendirdikleri yönetimlere karşı ayaklanması olgusuyla, Said Nursi’nin halkların, Hutbe-i Şâmiyye’de ilk hastalık olarak zikrettiği ümitsizliği terk edip içinde bulundukları durumdan kurtulma iradesini göstermelerini istemesi arasında bazı paralellikler bulmak mümkün. Son halk ayaklanmalarının baskıcı olarak nitelendirilen rejimlere karşı yapılması başlıca benzerlik olurken bu ayaklanmaların büyük bir coşkuyla yürütülmesi de yine Said Nursi’nin içinde bulunulan durumdan çıkılması için ilk ‘hastalık’ olan ümitsizliğin üstesinden gelinmesi gerektiği sözlerini akla getirmektedir.  

Danton’un “cesâret, daha da cesâret, hep cesâret” sözünü hatırlarsak,  şimdiye kadar karşımıza, özgürlükler, insan hakları ve demokrasi konularında üzerlerine yapışan olumsuz imajın kurbanı olarak çıkan Arap halklarının, kendilerine biçilen bu rolden sıyrılıp hürriyetleri uğruna her şeyi göze alma cesâretinde bulunduklarını gözlemlemekteyiz. Said Nursi’nin değişim ve yenilenmeye giden yolda ilk adımın irade gösterilmesi olduğu tesbitini göz önünde bulundurursak, Arap coğrafyasında meydana gelen gelişmelerin baş aktörü olan ve uzun yıllar hürriyetlerinden ve temel haklarından mahrum bırakılan halkın alışa gelmiş duruma son verme çabası ve iradesi, kendisi hakkındaki ezberlerin bozulmasında önemli faktör olarak değerlendirilmektedir.  

Belki de en önemli paralellik ise hem son halk hareketlerinde hem de Said Nursi’nin söylemlerinde şiddet unsurunun barınmıyor olmasıdır. Yukarıda da değinildiği gibi genelde gerginlik ve şiddet olayları özelinde gündeme gelen bölgede halk hareketleri şiddetten uzak bir karakterde gerçekleşmiştir. Meselâ Tunus ve Mısır yönetimi silahsız pasifist halk hareketleriyle devrilmiştir. Halen devam eden eylemlerde de yine halkın şiddetten uzak durduğu görülmektedir. Arap halkının özgürlük sürecini, düşüncelerinden hareketle analiz ettiğimiz Said Nursi’nin de şiddetsiz eylem türünü savunduğu, Şam’daki Arap ve Müslüman toplumlarına yaptığı yenilenme çağrısında buna dair hiç bir unsura rastlanmamasından da anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak, herhangi bir değişim fikrinin dahi “imkansız” veya “düşünülemez” olarak görüldüğü Arap coğrafyasında, artık hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağını tahmin etmek zor değil. Bir kaç zamandır duraklamış veya sekteye uğramış olarak değerlendirilmişse de, Arap dünyasını saran özgürlük rüzgarlarının etkilerinin farklı biçimlerde karşımıza çıktığı görülmektedir. Birkaç Arap ülkesinde başlatılan “Arap Baharlarının” başarıya ulaşması uzun zaman gerektirebilir. Uzun yıllar hayatın her alanına kökleşmiş baskılardan bir kaç hafta veya bir kaç ayda kurtulmayı istemek bölgenin gerçeklerine uymamaktadır. Arap halklarının despot rejimlere ve yöneticilerine karşı hayatları pahasına da olsa hürriyet ve demokrasi mücadelesinde sergiledikleri cesur tavır sonrası, 1789 devrimi sonrası Hegel’in vurguladığı gibi “muhteşem bir güneş” doğmuştur. Ancak doğan bu güneşin önündeki bulutların dağılmasının ne kadar sürebileceği, onları dağıtacak bu rüzgarların ömürlerinin ne kadar olduğu ve neleri değiştirecekleri, neleri yenileyecekleri her ülkenin kendi iç dinamiklerinde saklıdır.

 


[1] Bakınız Hutbe-i Şâmiyye, s.1961-1980.

[2] Münâzarât, Ifâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzaret, s.31.

[3] Bakınız a.g.e., s.22.

[4] Bakınız a.g.e., s.34.

[5] Daha fazla detay için bakınız Dîvân-ı Harb-i Örfiî s.1932-1935.

[6] Bakınız a.g.e, s.1921

[7] Münâzarât, ss.1941-1943.

[8]  “Nutk-u Sâbıkın Neticesi”, Kürt Teâvün ve Terakkî Gazetesi, 6 (9 ocak 1909), s.44.

[9]  Münâzarât, İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzaret, s.29.

Son Haberler

Hits: 6228 Visitors: 3066
Copyright © GUNDEM.be
Site içeriği ve dizaynın tüm hakları GÜNDEM.be websitesine aittir.
Kopyalamak ve izinsiz kullanmak kesinlikle yasaktır.