Haberin yayım tarihi
2018-02-26
Haberin bulunduğu kategoriler

LİYAKAT VE ADALET İLİŞKİSİ

Zeynep Zuhal Kılınç Yazdı

“Lâyık olma, yaraşırlık, uygunluk” gibi anlamlara gelen liyâkat kavramı günümüzde öyle çok yozlaşmış ki, ihanete uğramaktan da öte katledilmiş.  İnsanların en çok muhtaç olduğu ancak en çok hiçe saydığı şeydir liyâkat. Hiçe sayılması, yani liyâkatin toplumda önemsenmemesidir.

Bir işi yapacak olan kişi o mesleğin gerek nazarî (teorik) gerek amelî (pratik) veçhelerini bilmekle yükümlüdür. Bir duvar ustasından tutun bir hekime kadar herkes yaptığı işi kaliteli yapmak mecburiyetindedir. Ancak günümüzde meslekler bir baş olma sevdası, bir ego tatmin aracı ve kişiliği oturtma aynası oldukları için liyâkatin hiçbir önemi kalmadı.

“Yarım doktor candan, yarım hoca imandan eder” sözünün ironisi bugün toplumumuzda paradoksal bir şekilde tezâhür ediyor. Zira yarım doktorun canından ettiği bir hasta yarım bir bilgiye sahip din hocasında tuhaftır ki söz konusu olmuyor. Bu sadece bir tıpçı veya bir ilahiyatçı için geçerli bir mesele değil. Bir inşaat ustası binanın duvarını yapacağı zaman kâfi miktarda elzem bilgiyi edinmemişse ve öylece işe koyulmuşsa, yarım doktorun neticesi nasıl olacaksa bu durum için de aynısı geçerlidir.

16. yüzyılda yaşamış ve yaşadığı asırda bir çığır açmış olan Mimar Sinan’a bakışlarımızı çevirelim istiyorum. Zira Mimar Sinan mimarlık alanında bir deha idi. Ancak isminin bugünlere ulaşıp hayırlarla yâd ediliş sebebi elbetteki sadece mimarlık alanındaki dehası değildi. İşinin hakkını vererek yapması ve birçok şahesere imza atması, evvelâ onun bu alanda nazarî bilgisi daha sonra ise güzel niyetlere sahip olmasıyla ilgilidir. Bugün her birimizin ancak binbir hayret ve hayranlıkla izleyip dua etmekle iktifa edebildiği onun ustalık eseri olan Edirne Selimiye Camii bu anlamda güzel bir örnektir bizler için. Onun bu güzel eseri liyâkatin belkide en güzel tezâhürlerinden bir tanesidir.

Eğer işi hakkını verecek olan birine verirseniz adalet etmiş olursunuz. Bu her konuda geçerlidir. Mesela toplum önünde konuşma becerisi olmayan birine konuşma metnini eline tutuştursanız bile, sözcükler o kişide çok sırıtacaktır. Ancak bunun aksi bir durumda, yani hitabeti çok güçlü bir kimse elinde bir metin olmadan ani bir konuşma yapması istenildiği bir durumda uzun konuşmasa bile anlatmak istediği hususu güzel bir şekilde açıklayabilecektir.

Herkes her şeyin ustası olmak zorunda değil, ancak modern zaman insana “her şey olmalısın” sanrısını empoze etmekte ısrarcı. Her şeyi bilmek arzusu günümüz insanını öyle kaplamış ki, her şey oluyoruz gibi ama aslında hiçbir şey olmuyoruz. Elimizde yığınla diploma ve sertifika var.  Nurettin Topçu’nun  bir tespiti bu meseleyi güzel açıklar niteliktedir. Topçu bir sözünde talebeliğin artık bir ilim yolculuğu değil bir diploma avcılığı olduğunu söyler. Bilgiye ulaşma ve okumak artık imkansız değil.

Herkes doktor herkes din alimi herkes inşaat ustası olamaz. Olmak zorunda da değil. Ya işe yaraşır bilgi ve deneyimleri elde edelim ya da hiç girişmeyelim bir işe. İşi biliyorsak ne âlâ! Bilmiyorsak, sükut edip işi ehline teslim edelim. En azından adaletli bir iş yapmış oluruz.

Şayet bir alanda bilgi edinmek istiyorsak muhakkak bilgi edinelim. Ama bir iki ezber yaptık diye, daha henüz ezberlediğimiz şeyin ne olduğunu tam kavrayamadan başkalarına satmaya kalkışmayalım ne olur! Toplum kulaktan dolma bilgilerle seminer veren,  deyim yerindeyse canlı bir beden üzerinde ameliyat yapan kör cahillerle dolu.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) diyor Yaratıcı. Bilene bilmeyen elbette bir olamaz. O halde bir bilene sormak lazım. Bilgiyi özümsemeden ve hakkını vermeden “bildim” de dememek lazım. Öyle yaparsak zulüm etmiş oluruz, hangi alanda iş yaparsak yapalım.

Adalet ehline selam olsun!

Son Haberler

Hits: 8804 Visitors: 3178
Copyright © GUNDEM.be
Site içeriği ve dizaynın tüm hakları GÜNDEM.be websitesine aittir.
Kopyalamak ve izinsiz kullanmak kesinlikle yasaktır.