Benjamin Netanyahu ve aşırı sağcı koalisyonunun bugün izlediği politika yalnızca tartışmalı değil, aynı zamanda tarihsel açıdan son derece tehlikeli bir yönelimdir. Jeopolitik pragmatizm olarak sunulan bu yaklaşım, gerçekte hem İsrail’in hem de dünya genelindeki Yahudi diasporasının geleceğiyle oynanan riskli bir kumara benzemektedir.
Avrupa’daki aşırı sağ partilerle yakınlaşma, antisemitizm geçmişi olan siyasi hareketlere dolaylı bir aklama sağlamaktadır. Bir zamanlar Yahudileri günah keçisi ilan eden bu güçler, bugün İslam karşıtlığı temelinde “müttefik” olarak yeniden meşrulaştırılmaktadır. Bu stratejik bir zekâ değil, tarihsel hafıza kaybıdır. Antisemitizm görmezden gelinerek yok edilmez; aksine normalleştirilir.
Bu ittifak son derece kırılgan ve fırsatçı bir zemine oturmaktadır: ortak düşman. Peki bu düşman ortadan kalkarsa, dönüşürse ya da siyasi dengeler değişirse ne olacaktır? Tarih gösteriyor ki, kriz zamanlarında Yahudiler bu tür fırsatçı ittifaklar tarafından korunmaz; tam tersine çoğu zaman ilk hedef haline gelirler.
Daha da endişe verici olan, “Batı” ile “İslam dünyası” arasında daha geniş bir medeniyet çatışmasını körükleyen örtük stratejidir. Netanyahu ve koalisyonu, özellikle Avrupa’da İslam karşıtı duyguları güçlendirmek, hatta kışkırtmak için aktif bir rol oynamaktadır.
İsrail kendisini açıkça Batı bloğunun bir parçası olarak konumlandırsa da, coğrafi ve demografik olarak tartışmasız şekilde Orta Doğu’da, çoğunluğu Müslüman olan toplumlarla çevrilidir. Bu iki blok arasında büyük bir çatışma yaşanması durumunda, İsrail Batı’nın güvenli bir ileri karakolu değil; aksine ön cephe ve muhtemel ilk savaş alanı olacaktır.
Demografik gerçeklik de çarpıcıdır: dünya genelinde yaklaşık 15–20 milyon Yahudi bulunmaktadır. Bu sayı, hem Batı’nın hem de İslam dünyasının nüfusuyla kıyaslandığında oldukça küçüktür. Böylesi bir çatışma senaryosunda, bu küçük topluluğun etkilerden muaf kalacağını düşünmek safdillik olur. Aksine, iki büyük güç arasında ezilme riskiyle karşı karşıyadırlar.
Ve eğer böyle bir çatışma bir gün sona ererse ve yerini diplomasiye bırakırsa, rahatsız edici bir soru ortaya çıkar: suç kime yüklenecektir? Tarih, bedelin çoğu zaman büyük güçler yerine daha küçük ve görünür topluluklara kesildiğini gösteriyor. Bu jeopolitik kumarın bedelini yalnızca İsrail değil, dünya genelindeki Yahudiler ödeyebilir.
Bugün güçlü liderlik olarak sunulan bu politika, yarın büyük bir stratejik hata olarak ortaya çıkabilir. Tarihsel olarak Yahudilere düşmanlık beslemiş güçlerle iş birliği yapmak ve dünyayı daha da kutuplaştıran bir söylemi beslemek, aslında korunmak istenen şeyi, Yahudi halkının güvenliğini ve geleceğini, zayıflatmaktadır.
Bu nedenle Netanyahu’nun politikası sadece riskli değil, yapısal olarak kendi kendini sabote eden bir çizgidir.
Özetle, Netanyahu ve çevresinin izlediği politika bugün Yahudi toplumunun güvenliği için en büyük tehditlerden biri haline gelmiştir. Stratejik realizm olarak sunulan bu yaklaşım, aslında kısa vadeli düşünce ile ideolojik körlüğün tehlikeli bir birleşimidir.
Viktor Orbán gibi figürlerle kurulan yakın ilişkiler bunun açık bir göstergesidir. Netanyahu, Avrupa’da otoriter eğilimleri, Avrupa iş birliğini zayıflatma çabaları ve Rusya ile problemli ilişkileriyle bilinen liderleri desteklemektedir. Orbán, Avrupa Birliği içinde uzun süredir Kremlin etkisinin bir “Truva atı” olarak görülmektedir ve Macaristan’ın hassas bilgileri Rusya ile paylaştığına dair ciddi iddialar bulunmaktadır. Ayrıca Avrupa kurumları içinde Macar casusluk faaliyetlerine dair endişeler de artmaktadır.
Netanyahu’nun bu tür liderleri meşrulaştırması tesadüf değildir. Bu, İslam karşıtı jeopolitik mücadelede faydalı oldukları sürece, Avrupa’daki antisemitik geçmişi olan hareketleri görmezden gelmeye hazır olduğunu göstermektedir.
Aynı zamanda İran’a yönelik gerilim, varoluşsal bir zorunluluk olarak sunulurken, gerçekte bölgesel hatta küresel bir çatışma riskini ciddi şekilde artırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’ni bu sürece dahil etmek ve Avrupa Birliği’ni aynı çizgiye çekmeye çalışmak, çıkış stratejisi olmayan bir çatışma dinamiğini güçlendirmektedir.
Bu nedenle bu politika yalnızca ahlaki açıdan sorunlu değil, aynı zamanda stratejik olarak da kısa görüşlüdür. Bugün güçlü liderlik olarak pazarlanan bu yaklaşım, yarın milyonlarca insanın güvenliğini tehlikeye atan bir karar olarak hatırlanabilir.
Netanyahu satranç oynamıyor; ateşle oynuyor ve milyonlarca Yahudinin hayatını riske atıyor.

