Haberin yayım tarihi
2008-02-21
Haberin bulunduğu kategoriler

Türban manevrası kapıdaki krizi engeller mi?

2008'in ilk günlerinden itibaren başta ABD'de de olmak üzere, Mortgage gibi krızi erteleme yöntemlerinin bizzat kendisi ertelenemez bir kriz haline geldi.
 
Küreselleşmenin etkilerinin, az gelişmiş ülkelerdeki ücretlerin aşağı çekilmesiyle kalmayacağı, metropol ülkelerde de halkın yaşama düzeyine ve geçmiş kazanımlarına da yansıyacağı, bu zincirleme etkinin ekonomide giderek bir durgunluğa sebep olacağı belirtilmişti.. Çin, 2007 yılında yüzde 11,6 büyüme yaşarken, Amerikan ekonomisinin sadece yüzde 2-2,5 gibi bir gelişme göstermesi, hatta enflasyonla beraber düşünüldüğünde daralma anlamına gelecek bir sınırda kalması, yaşanacakların 2007 yılının yaz aylarından itibaren habercisiydi. Kaldı ki, Amerikan Merkez Bankası'nın  iç pazarı genişletme amacına yönelik faizleri düşürmesinin dışında bir alternatif üretememiş olması, gelişmelerin küresel anlamda bir daralmaya, krıze yol açmasının engellenebilmesinin mümkün olmadığının da göstergesiydi. Gerçekte bu, özelde mortgagenin değil sistemin tıkanmasıydı.
 
Geçmiş yıl da faizleri bu hızla düşürmenin, belki uluslar arası sermeyenin yeni bir yatırım alanı olarak Amerika'yı görmesi nedeniyle nispeten krızi bugünlere erteleyici etkisi oldu. Bu durum, dünya borsalarındaki çöküşü biraz yavaşlattı ama krızi engelleyemedi. Özellikle 2008'in yaz aylarına doğru krızin AB ülkelerinin finans sektörünü de kapsayarak genişleyeceği ve derinleşeceği varsayılıyor.
 
Krızin, dış ticaret açığı yaşayan ülkelerden ilk akla gelen Türkiye ve Güney Afrika Birliği'nde çok daha yıkıcı etkiler yaratması kesin gözüyle bakılıyor. Türkiye ayrıca bu krızi derinleştirebilecek pek çok potansiyel sorunla kuşatılmış durumda. Örneğin, Türkiye'nin dış ticaret hacminde önemli bir yer tutan Irak'ta olası değişim dalgasının Türkiye'ye yapısal etkileri, AB süreci, Kürt sorunu, Ege sorunu, Kıbrıs sorunu, Çerkesler'e yönelik şoven iftiracı yaklaşımlar ve bir bütün halinde bölgesel sorunlara kadar pek çok faktörün krızi artırıcı etkisi bilinmektedir.  Aynı süreçte ülkenin siyasal grafiğinde de ciddi dalgalanmalar beklenmelidir. Küreselleşmeye endeksli iç çelişmeler, giderek büyüyen bir gerilme potansiyeli taşımaktadır. Geçmiş yaz döneminde kendi ihtiyaçlarına halkı yedekleyerek geniş kitlesel gösterilere yol açan egemenler içerisindeki farklı eğilimlerin, kendi talepleri doğrultusunda mücadelelerini daha da radikalleştirecekleri biliniyor. Taraflar; bir yandan Yargıtay, Anayasa Mahkemesi, Üniversitelerarası Kurul v.b. üst düzey kurumlardan ve öğretim üyelerinin tepkileri ile, diğer yandan AKP-MHP ittifakına DTP'nin ve liberal solcuların yedeklenmesi ile sessiz ve derinden şekilleniyor.
 
ABD KRIZİNDEN TÜRBANA GİDEN YOL HARİTAMIZ..
ABD'nin uzunca süredir yürüttüğü BOP projesi kapsamında öne çıkarılan AKP'nin temsil etmiş olduğu sınıf ve katmanların talepleri doğrultusunda hazırlanan Temel Sağlık Sigortası ve Sosyal Güvenlik Yasası gibi uygulamalar, önümüzdeki dönemde görünenden çok daha fazla bir muhalefetin oluşmasını beraberinde getirecektir. Hiçbir siyasal iktidarın çıkarmaya cesaret edemediği bu yasa, ülkemizdeki dengeleri altüst edebilecek ve  geniş bir toplumsal muhalefeti harekete geçirebilecek kadar önemli bir yasadır. Bu yasanın siyasi anlamda nelere yol açabileceğini AKP'de çok iyi biliyor.
 
Bugüne dek, ciddi bir karşı duruşun olmaması, toplumsal muhalefetin kitleselleşememesi, saldırgan politikalarıyla pervasızca hareket etmede AKP'yi cesaretlendirmekteydi. Ancak önümüzdeki süreçte AKP'nin işinin bu denli kolay olacağı söylenemez. AKP'nin açmazları bunlarla da sınırlı değil. Geçmiş dönemde ülkeye giren sıcak paranın, uluslar arası konjonktür gereği önünde ciddi engeller var artık.
 
Yabancı sermayenin yoğun bir şekilde Türkiye'ye yönelmesi için; faktörlerden en önemlisi olan iş gücü maliyetinin düşürülmesi konusunda Türkiye'nin sağladığı kolaylıkların, en yakın rakibi olan ülkeler kadar olması gerekmektedir. Bu çerçevede, uluslar arası sermayenin talepleri doğrultusunda emekli maaşlarının düşürülmesi, kıdem tazminatının sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılması, sosyal güvenlik sisteminin yeniden şekillendirilmesi gibi talepler dayatıldı. Bu talepleri karşılamak hem AKP'nin varlık gerekçesi hem de kapitalist ilişkilerin sürdürülebilmesinin zorunlu koşuludur. Yeni sömürge sürecinin bu aşamasını yasalaştırmak AKP'ye nasip olmuştur.
 
KRIZI MANİPüLE ETMEK AKP İÇİN TERCİH DEĞİL BİR ZORUNLULUKTUR. 
Ataerkil kültürün kadın bedenine yansımış bir simgesi olduğunu düşündüğüm türbanın çekiştirilerek fırsatçı manevra uzmanlarınca kendi araçları haline getirmeleri durumu, tümüyle yalın inançsal anlamıyla takılan başörtüsü algılayışına da darbe vurmuştur. Aslında, kısa vadeli kazanımlar adına pragmatist yaklaşmayan, kendini kullandırmayan ve başörtüsünü araçlaştırmayan insanların herkesden çok söyleyeceği sözleri olmalı..
 
AKP, Sosyal Güvenlik Yasası ve diğer taleplerin kendi iktidarları tarafından gerçekleştirilmesi sonucunda, bugüne kadar AKP'ye oy vermiş çalışan kesimler de dahil olmak üzere çıkarları zedelenen geniş halk yığınlarının bir blok olarak karşı tavır geliştirmesinin doğal bir sonuç olduğunu bilmektedir. Ayrıca, ekonomik ve sosyal yaşam düzeylerindeki büyük gerilemeler, Türkiye'yi yeni bir şekillenmeye doğru taşıyacaktır. İstikrar sembolü olarak gösterilen AKP, bu avantajını yitirme aşamasındadır. İşte bu noktada, AKP güçlü muhalefet blokunun yerine, kendi istediği doğrultuda ve zeminde bir kutuplaşmanın olmasını sağlamaya çalışıyor. Çalışan kesimin içerisinde suni ayrımlar yaratarak, uzun vadede oluşacak muhalefeti parçalamaya çalışmaktadır. Türban, böyle bir tercihin sonucu olarak ısıtılıp gündeme sokulmuştur.
 
Türban, daha önce de olduğu gibi ülkenin bir numaralı sorunu ya da talebiymiş gibi yeniden ısıtılıyor. Öznelerin ihtiyacı olan AKP-MHP ittifakı, yoksulların daha da yoksullaşmasını örten gerilimlerden kazançlı çıkmayı hedefliyor. AKP, aralarında sadece biçimsel farklar olan MHP'yi yanına çekerek muhalefeti onun dışında olan kesimle sınırlamayı amaçlamaktadır. İlgiyi türbana çekip temel gündem maddelerini gölgede bırakanlarca, türbanın ötesinde çok daha kapsamlı bir uzlaşma öngörülerek adımlar atılmaktadır. ABD krızinin dümen suyunda alınan kimi kararlara ABD ile mesafesi daralan DTP'nin de doğal olarak destek vermesiyle, parlamentonun dörtte üçünü kapsayan bir ittifak ortaya çıkmaktadır. Bu halkaya, DTP'nin etki alanında olan kimi sol yapıları, sistemle çoktandır sorunsuz yaşamayı tercih eden bazı "aydınlar"ı ve 1990 tecrübelerinden ders almayanları eklediğimizde, sistemin olası krıze ne derece hazırlık yaptığı görülebilecektir. 3 yanlışın bir doğruyu götürdüğü sınavlardan geçemeyenlerin "patinaj siyaseti", öznelerin ihtiyaçları üzerinden tarihsel misyonlarını yeniden türetmişdir. Ama 3 eğri 1 doğru yapmadı hiçbir zaman.
 
Son 1 yıldır toplum "darbe mi, şeriat mı?" dayatması içindeyken; bu tercihlerin tamamen suni olduğunu, sermayenin henüz darbeye ihtiyacı olmadığını, birkaç hava deliği açılmış da olsa zaten darbe koşullarında yaşadığımızı, biriken tepkiyi maniple edip sisteme muhalefetsiz bir toplum oluşturarak kutuplaşmayı kendi istedikleri zeminde yarattıklarını belirtmiştik o gergin günlerde de.
 
Bugünün bilgileriyle 28 yıl öncesine kısaca göz attığımızda; 24 Ocak kararlarını hayata geçirmek için muhalefetsiz/örgütsüz bir toplum gerekliydi. Toplumsal muhalefeti ABD patentli bir darbe aracılığıyla ortadan kaldırdıktan sonra, ilk iş olarak Türk-İslam sentezi enjekte edildi toplumun her kesimine. Bu sentezin sözcüleri okul, yurt, ticaret, siyaset v.b. her alanda her yönden desteklendi. Bu gelişmeleri bugünle karşılaştırdığımızda; 1 yıl önce söylediğimizi tekrar etmekte yarar var: Bu ülkenin darbeye ihtiyacı yoktur! Ama şu unutulmamalıdır ki, "özgürlük" maskesi altında salt kendisiyle sınırlı talepleri olan AKP-MHP ittifakını destekleyen her eğilim, sivil darbenin duvarlarının –sadece- bir tuğlası olmaktan öteye geçemeyeceklerdir.
 
Tarihsel gelişmelerden ders alınarak süreç ve aktörler daha dikkatli incelendiğinde; esas ayrışmanın türban karşıtları ya da türbanı savunanlar arasında değil; -küreselleşme yandaşları ve bu yandaşlıktan beklentileri olanlar- ile -yabancı sermayenin ileri atakları karşısında tekelci ulusal sermayenin yanında yer alanlar- arasında olduğu gözlemlenebilecektir. Bunun bir ayağı AKP ve yedeklemeleri ise, diğer ayağı da CHP ve ulusal yedeklemeleridir. Gerisi teferruattır!
 
Uluslar arası sermayenin açık alan çalışması içerisinde en örgütlü yapısı olan AKP, bir yandan çoktan deşifre olmuş susurlukvari oluşumlara yönelik operasyonlar eşiliğinde MHP'yi yandaşlaştırıyor, diğer yandan türban manevrasına DTP ve etki alanında ki sol yapıları yedekleyebiliyor. Hem de aynı anda, aynı operasyonla. Böylece, hem belli merkezler dışındaki alanlara gidebilecek rantlar sınırlandırılmış hem söz konusu oluşumlar devlete yük olmaktan çıkarılmış oluyor.
 
Önce türbanı bir "sorun" olarak kabullendirme kazanımını elde eden sonrasında da kendi çözümünü dayatan AKP'nin türban manevrası, kimi demokratik bilinen kesimlerce kişisel hak ve özgürlükler kapsamında demokratik bir talep gibi değerlendirilip desteklenebiliyor. Bu telafisi çok zor olan ciddi bir yanılgı olmakla birlikte, aşılamayan kafa karışıklığının, alışkanlık haline gelmiş arayış siyasetinin en somut dışavurumudur. Kendini ifade etme kanalları tıkananların simgeleştirdiği türbanın arkasındaki ideolojik düzlem, hayatın her alanında tarikatların ve gericiliğin hakimiyetini öne çıkaran bir niteliği olduğu için, bu krız sürecinde öne çıkarılan bu simge gericiliği güçlendirmektedir.
 
" BİR YALAN, HANGİ AMAÇ İÇİN SÖYLENMİŞ OLURSA OLSUN, HER ZAMAN EN KÖTÜ GERÇEKTEN DAHA KÖTÜDÜR. " CHE GUEVARA
 
Nice bedellerle geliştirilmeye çalışılan demokratikleşme süreci, kişisel hak ve özgürlüklerden inanç özgürlüğüne, fikir özgürlüğünden örgütlenmeye kadar tepeden tırnağa bir bütünlük arzeder. Tüm yönleriyle yakıcı bir ihtiyaç olan demokratikleşmenin bütünlüğünü yok sayıp, salt türban talebini öne çıkarmak, gerçek bir demokratikleşmenin önünü tıkamaya hizmet eder.  Bu nedenle, önce zorlama yorumlarla akılcılaştırılıp sonrasında da desteklenmesi doğru değildir.
 
Demokratikleşme sürecinin gerçek yapıcıları; ne çevre sorununu ne kadın sorununu ne Kürt sorununu ne de inanç özgürlüğünü soyutlanmış tekil bir olgu olarak görmezler. Birinin diğerini yadsımadığı ya da geriletmediği, destekleyerek tamamladığı bir toplam olarak ele alırlar. Bu nedenle, demokratik hareketlerin etkisiz duruşları muhalefet alanının başka birine bırakmanın ötesinde, angaje aşamasında olmamalıdır.

Uluslar arası sermeyenin uzantısı yapıların yapay gündemleriyle veya öznelerin kendi ihtiyacı olan önermelerle oyalanma lüksümüz yoktur.
 
Üretim ilişkileri/ekonomik koşullar olarak bilinen alt yapı kurumlarındaki değişimlerin, aile, devlet, gelenek v.b. üst yapı kurumlarını belirlediğini ve aynı zamanda üst yapı kurumlarının da alt yapı kurumlarını etkilediğini bilen herkes, yukarıda anılan sistemin tıkanması düzeyindeki krızin, türban v.b. konulara nasıl şekil verdiğini de görebilecektir.

Volkan DENİZLİ/İstanbul/Şubat 2008
  
  
  
 

Son Haberler

Hits: [srs_total_pageViews] Visitors: [srs_total_visitors]
Copyright © GUNDEM.be
Site içeriği ve dizaynın tüm hakları GÜNDEM.be websitesine aittir.
Kopyalamak ve izinsiz kullanmak kesinlikle yasaktır.