Haberin yayım tarihi
2014-10-24
Haberin bulunduğu kategoriler

BELÇİKA'DA 47 YILDA NELER YAŞADIM..

20.Yüzyıl bence rezil bir asırdı.

Çok can kaybına yol açan rezilliklerle dolu bir yüzyıl.

Savaş, kan, gözyaşı ve buna bağlı olarak yaşanan yokluk ve yoksunluklar…

Bir asıra onca savaşı, ekonomik krizi, vahşeti, sömürgeciliği, ırkçılığı, ulusçuluğu, içsavaşı, faşizmi ve her türlü totalitarizmi yaşamak ve yaşatmak için aydınlanma ve sanayi devrimlerini yaşamış medeni Avrupa olmak mı gerekirdi ?

İtalya’nın Mussolini’si, Almanya’nın Hitler’i, İspanya’nın Franco’su, Portekiz’in Salazar’ının hediyesi olarak mı sunuldu bize 1960-1990 arası özgürlüklerin zirve yaptığı Batı Avrupa?

6 Haziran 1944 tarihinde Normandiya Çıkartması ile ABD Avrupa’ya ayak bastı, Hitler’in yayılmasına, İkinci Dünya Savaşına son verdi ve bir daha çıkmadı…

***

Roma Sözleşmesiyle 25 Mart 1957’de Ortak Pazar’ı kurma kararı veren Alman Konrad Adenauer, Belçikalı Paul-Henri Spaak (Antoinette Spaak’ın babası), Fransız Maurice Faure, İtalyan Lodovico Benvenuti ve diğerleri kahvelerini yudumlarken veya dondurmalarını kaşıklarken savaşsız bir birlik hayal ediyorlardı eminim.

Bugün sayısı 30 a yaklaşan devletten oluşan bir birlik…

Henüz birleşik değil ama yine de birlik…

Savaşı 1945’ten bu yana kendi içinde yaşamayan ve dış ülkelere ihraç eden bir birlik…

***

Ankara Antlaşması 1964 yılında yürürlüğe girse de o zaman 33 yaşında olan rahmetli Mustafa Yurt amcam (babamın 7 yaş küçüğü) 1963 yılında kömür madeni işçisi olarak Belçika’ya gitti. İyi bir şoför ve iyi bir tarımcıydı. Varlıklı sayılabilecek bir aileye mensup olmalarına ve onca mal mülk içinde kimseye muhtaç olmamalarına rağmen Türkiye’de bir baltaya sap olamadılar.

Ne rahmetli babam, ne de rahmetli amcam.

Bildiğim tek şey birbirini pek sevmemeleri ve aralarında dayanışma olmayışı…

Anne-baba ve dört kardeşten oluşan bir aile o dönemde pek kalabalık sayılmazdı!

Hacı Emine nenem, hacı Halil dedem, babam İzzet Cavit, halam Muammer, amcam Mustafa ve halam Münevver.

***

Ben şu veya bu görüşün veya şunun bunun adamı olmadan yaşadıklarını ifade eden bir insanım.

Sevenlerim bana yeter.

Sevmeyenler neden sevmediklerini çok iyi bilirler.

Ben de onları sadece inanca yönelip bilimi es geçtikleri ve bahane uydurdukları için sevmiyorum.

Birşey olamadan gibi yaptıkları için…

Ve bir gün düzeleceklerine ve birbirimizi sevebileceğimize dair umudumu saklı tutuyorum.

***

Neyse Mustafa amcam 1963 te Belçika’ya gitti, yasal sisteme girdi ve işine başladı.

Heusden-Zolder Kömür Ocağı kendilerine iş, konut ve sosyal imkânlar sağladı.

Çünkü o 800 metre derinliğe inip kömür çıkartıyordu, ta ki sağ elinin orta parmağını işkazasında kaybedene kadar.

Onları adı ülkeden ülkeye değişse de misafir işçi, göçmen işçi, yabancı işçi idi.

Konuşmak üzere değil, çalışmak için kültürleri yok sayılarak getirilmişlerdi.

Belçikalı bir sosyolog TV’de söyledi, kendi kulaklarımla duydum : «Biz onları sadece el-ayak sanmıştık (amele), meğer kalpleri de (kültür) varmış»…

 

2.Dünya Savaşını müteakip Polonyalılar, İtalyanlar, Balkanlılar, daha sonra bizler yani Türkler, eski Fransız sömürgesi Arap halkları (Faslılar ve Cezayirliler) Batı Avrupalılar’ın yapmadığı ve yapmak istemediği, tehlikeli ve sağlığa zararlı madenler, demir-çelik, metallürji, inşaat (yol, tünel, metro) gibi işlerde çalışmaya başladılar.

Dil, yol, yöntem bilmeden, eğitilmeden…

Ölenler öldü, sakat kalanlar sakatlık veya meslek hastalığı tazminatı olarak, işsizlik ödeneği, aile yardımları, on üçüncü ay, tatil ödeneği gibi sosyal haklarla avundular.

Geldikleri ülkenin dilini ve dinini yücelterek, oldukları yerin kültürü, dili ve dinini aşağıladılar.

Para sahibi oldular, amma velakin dilsizlik ve eğitimsizik yüzünden kimlik krizine girdiler…

Veya bulundukları ülkelerin siyasilerinin parasal desteği ile kurdukları dernek ve federasyonlarda uyuma (bence uyumsuzluğa) kürek çektiler.

Başarılar istisnai ve tesadüfi olduğundan, başaranlar kendilerini bir şey zannedip içinden çıktıkları toplumdan kaçtılar, lüks yaşadılar.

***

1963’lerde Avrupa’ya gidebilmenin kriterleri vardı.

- Askerliğini yapmış olmak.

- 35 yaşını aşmamış olmak.

- Onların belirlediği doktordan sağlam raporu almak.

Uyanlar için iş hazırdı, zira Batı Avrupa ülke ekonomileri tam istihdamı yaşıyordu.

Sosyal demokrasi tıkır tıkır işliyordu.

Sendikalar çok güçlüydü.

16-17 yaşındaki gençler hemen istihdam edildiği için aileler okumayı hem zaman hem para kaybı olarak değerlendiriyor, çocuklarını memleketten görücü usulü ile evlendiriyorlar ve borçlandırıyorlar, çocuklar genç yaşta anne veya baba oluyor, ama Türkiye’de doğanlar ile Belçika’da doğanlar anlaşamıyorlar (kültür uyuşmazlığı), evlilikler yürümüyordu.

Ayrılmalar, boşanmalar, çocuk ve eski eşe nafaka ödemeler, yani insanımızın hukuk sisteminde olmayan kavramlar, insanlarımızı mutsuz ediyordu ve bu mutsuzluk günümüzde giderek artıyor…

Tek değer haline gelen parasızlık maneviyatı yok ediyor, pederşahi veya kaynanaşahi sistemler ağıtlar arasında var gibi görünme gayreti içersindeler…

Önemli olan Batı Avrupa’da çekirdek aile içinde mutlu olabilmek iken bizimkiler hâlâ aşiret veya kabile sistemini Brüksel’de, Paris’te, Berlin’de sürdürme inadı içindeler.

***

Farkında olsak ta, olmasak ta, 10-15 senedir globalleşme ile birlikte teknolojik devrimleri yaşamaktayız.

Cep telefonları, akıllı telefonlar, internet ile iki ayrı insan grubu oluştu.

Kullananbilenler ve kullanamayanlar.

Bana göre bulunduğunuz ülkenin nüfusu kullananların sayısına eşit.

Akıl yaşta değil, teknolojileri amacına uygun kullanan herkeste.

Birçok şeyi daha çabuk öğrenen çocuklarımızdan öğreniyoruz.

Merhum Aziz Nesin «Şimdiki Çocuklar Harika» diye yazıyordu; çok haklıymış…

Çocukların dünyaları ile biz büyüklerin dünyaları kesiştiği ölçüde birlikteyiz; yoksa aradığını bulamayan gidiyor ve dönmüyor…

***

Şimdilerde Avrupa’ya Türk Göçü’nün 50.Yılı kutlamaları var sağda solda…

Neyi kutluyorlar anlayabilmiş değilim.

Bana göre güçlü devletlerin insanları doğdukları topraklarda doyuyorlar, göç etmiyor, tatile gidiyor, geziyor, dolaşıyor, güneşleniyor, bol bol fotoğraf çekiyor, okuyor, araştırıyor, bilimsel araştırmaya yöneliyor, fakir ve cahil ülke insanlarını birbirine kırdırıyor ve ellerindeki ham maddeleri döve döve alıyor…

1966 yılında Belçika’ya giderek bir maceraya girişen rahmetli babam (yaş 40 olduğundan kritere uymuyordu) iyi mi etti, kötü mü?

Bizi mutlu etmek için kendisini mutsuz etmeyi göze aldı, Avrupa’ya vizesiz giden ilk kaçaklardan biri oldu.

Benim Türkiye’de ortaokul ve lisede okuduğum (5 sene) Fransızca bilgilerim durumunu düzeltmeye yetti…

A posteriori, yani sonradan, bir değerlendirme ile bence iyi yapmış.

Beni zorla çalıştırmadı.

Okuyabildiğin kadar oku dedi.

Ben de 1967 de gittiğim Belçika’da 1979 Şubat ayında Louvain Katolik Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden lisans diploması alana kadar okudum.

Hem Türk, hem de Belçika vatandaşıyım.

1981 den beri Brüksel Adliyesi’nde Fransızca-Türkçe dillerinde yeminli tercümanım.

Hobim her iki yönde şiir çevirisi…

1950 doğumlu olduğumdan 2015 te yaş haddinden emekli olacağım.

Annem, babam ve küçük kardeşim Halil vefat ettiler.

Allah rahmet eylesin!

1982 de köyüm Umurbey’den Güzin ile evlendim.

Pilav, kuru fasulye, pırasayı iyi becerir, çayı nefistir, kahvesinin hatırı çoktur…

1983 te Cavit’imiz, 1985 te Onur’umuzla dört kişilik harika bir aile kurduk.

Cavit ve Onur Hür Brüksel Üniversitesi Hukuk Fakültesini tamamladılar ve halen Brüksel Barosuna kayıtlı dörder dilli Ceza ve Trafik uzmanı avukatlar.

Türkiye’yi çok seviyorlar ve fırsat buldukça geliyorlar.

2006 da babam, 2011 de annem vefat etti.

Oturdukları ev miras yoluyla bana intikal etti.

Hep birlikte restore ettirdik ve dayayıp döşedik…

İçinde oturuyor ve her Allah’ın günü kendilerini vefa ve minnetle anıyoruz.

Nurlar içinde yatsınlar, zira dünya fani!

Yakup Yurt ©

Umurbey-Gemlik, 23-10-2014

yurtyakup@gmail.com

Son Haberler

Hits: 6193 Visitors: 3065
Copyright © GUNDEM.be
Site içeriği ve dizaynın tüm hakları GÜNDEM.be websitesine aittir.
Kopyalamak ve izinsiz kullanmak kesinlikle yasaktır.