Haberin yayım tarihi
2013-09-18
Haberin bulunduğu kategoriler

LOUVAİN KAYNAKLI LÜBNAN ANILARI.

Bugün www.tarihtebugun.com.tr sitesinde dolaşırken yarın gerçekleşmiş olaylar arasında şu haberi okudum :

«17/09/1982 : 15 Eylül’de İsrail ordusunun Ariel Şaron komutasında Lübnan’ı işgalinin ardından 16 Eylül’de Sabra ve Şatilla Filistin mülteci kampları İsrail askerlerince kuşatıldı. İsrail ordusu ve Lübnanlı Hıristiyan Falanjist milislerin işbirliği ile 40 saat süren katliam 17 Eylül’de sona erdi. Uluslararası Kızıl Haç Komitesi’nin tespitlerine göre 2750 sivil erkek, kadın ve çocuk öldürüldü. Katliam sonrası kampa giren ilk İsrailli gazeteci Amnon Kapeliouk’a göre ölü sayısı 3 binden fazlaydı. Kimi Filistin kaynaklarına göre ödürülenlerin sayısı 7 bini geçiyordu. İsrail ordusuna göreyse ölü sayısı 300 dolayındaydı.»

O dönemde ben Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri olan Belçika’nın Louvain Katolik Üniversitesi’nde Fransız Filolojisi öğrencisiydim.

Fakültemiz tarihi merkez kütüphanesinin arkasındaki Ravenstraat/Rue des Corbeaux/Karga Sokak’ta idi…

Büyük Louvain Parkı ile kütüphane meydanı arasındaki Hoverplein’de Universum kahvesi bulunur ki rüstik yapısı, hızlı servisi, kaliteli damblanş dondurması ve şömine ateşi ile meşhurdur!

O zamanki adıyla Louvain, şimdiki adıyla Leuven, Babil Kulesi gibi, 72 buçuk milletten öğrencinin okuduğu ve yaşadığı küçük ve şirin, cıvıl cıvıl, Ortaçağ mimarisinin ve şehircilik anlayışının egemen olduğu, dünya dillerinin, dinlerinin, mutfaklarının özgürce yaşandığı ortaboy bir kentti.

Küçük bir kent olan Louvain’de şehir içi ulaşım yürüyerek veya bisikletle yapılırdı.

Belçika’nın Flaman Bölgesi veya Hollanda gibi düzlük ülkelerde bu Felemenk geleneği günümüzde aynen devam etmekte olup, çevreye saygılı ulaşım seçmen kitlesi yüzde ona varan Avrupa Yeşiller akımının olmazsa olmazları arasında.

Öncelik korunmasız olan yayalar ve bisikletlilerde adeta!

Belçikalı esnaf ve ev sahipleri mutluydu, zira hayatlarını bu öğrenciler sayesinde kazanıyorlardı.

Zaten güneydeki Paris’ten gelen 68 rüzgârları pek uzak sayılmazdı.

Avrupa bireysel özgürlüklerin zirve yaptığı dönemi yaşıyordu.

***

Amerikalısı, Güney Amerikalısı, Türkü, Yunanlısı, Afrikalısı, tüm öğrenciler yemek saatlerinde üniversite restoranlarında, yemek sonrası ve hafta sonları ise Yabancı Öğrenciler Derneği Lokalinde buluşur cümbül cemaat sohbet eder, okur, masa tenisi oynar, piyano çalar, sohbet ederlerdi.

Hatta YÖD YK üyesi seçilmiş ve Kültür ve Edebiyat Komisyonunda görev almıştım.

Adı Güney Rüzgârları/Vents du Sud olan aylık bir gazetemiz vardı ve ben burada Nazım Hikmet’in şiirlerini Fransızca yayınlardım.

YK Başkanımız Tıp Fakültesinde başarılı bir öğrenci olan Lübnanlı, Maruni, ilerici, Hıristiyan falanjistlerce çok fazla eleştirilmeyen, güleryüzlü sayın Ahmed Fatfat idi.

Bildiğim kadarıyla kendileri şu an Lübnan İçişleri Bakanı…

***

Yedi yıllık üniversite öğrenciliği süresince her milletten insanla tanıştım, dost oldum.

Akdeniz çevresindeki ülkelerin tarihten kaynaklan sevgi, saygı veya nefret kaynaklarını keşfettim.

İslam ülkelerinin Türklere (Osmanlılara) karşı tutumu ikircikliydi.

Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte seven-sevmeyen oranı nerdeyse yarı yarıya idi.

Kaba taslak bir ifadeyle,sevenler Osmanlı bizi (İslamı) Hıristiyanlara karşı korudu, sevmeyenler ise Osmanlılar yüzünden geri kaldık diyorlardı.

Tüm Arap ülkelerinden arkadaşlarım ve dostlarım oldu.

Özellikle o dönemde on dokuz ayrı fraksiyona bölünmüş Lübnanlılar arasında.

Lübnanlılar Fenikelilerden geldiklerini, denizcilik ve ticaretten çok iyi anladıklarını anlatır, bol bol kasılır ve kendini beğenirlerdi.

Bayraklarını süsleyen Sedir ağacı ile kaplı dağlarındaki manastırlarda yaşayan Maruni Hıristiyan papazları Fransız kültürüyle yetiştiklerinden ülkenin aydınları Fransızca konuşur ve lise mezunu erkek-bayan her Lübnanlı yurtdışına Tıp tahsili yapmaya gider.

Çünkü onlarda muteber meslek doktorluktur.

Başaran başarır, başaramayan ikinci el otomobil alım satımı veya ihracatına yönelir.

O nedenle iç savaş öncesi Lübnan’a Orta-Doğu’nun İsviçresi derler, paralar Beyrut’ta toplanır, moda ve gösteriş içinde «biz de Arabız, ama farklıyız» havası atılırdı.

Lübnan bıktırıcı ve usandırıcı «En güzel, en büyük, en…» zihniyetinin egemen olduğu bir ülkeydi.

Herkes herkese göre bir yönden kendisini diğerlerine üstün hissediyordu ve bu durum kaçınılmaz öfke patlamalarına neden oluyordu…

Kanlar akıyor, silahlar peynir ekmek gibi satılıyordu…

İşte o güzelim ülke yangın yerine döndü ve o yangın Louvain’de de hissedildi ve hepimiz ondan çok etkilendik.

***

Lübnanlılar (Yunanlılar gibi) Osmanlı mutfağının tatlı-tuzlu bütün güzelliklerine sahip çıkar, yemeyi, içmeyi ve eğlenmeyi çok severler.

Rakımıza, çayımıza, kahvemize, içli köftemize, musakkamıza, lokumumuza inatla sahip çıkarlar…

Ee 13.yüzyıl sonundan 20.yüzyıl başlarına kadar; az zaman değil doğrusu.

Avrupa’da sanayi devrimiyle birlikte, İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman dürtükmesiyle Osmanlı İmparatorluğu çöküşe geçip Hasta Adam muamelesi görmeye başlayasıya…

Güleryüzlü, hoş sohbet olmakla birlikte son derece şovendirler, nal der mıh demezler…

Ben Arapça bilmediğim için benim olduğum zamanlar nezaketen Fransızca konuşurlar, fakat, özellikle de siyasi münakaşalara daldıklarında, anında Arapçaya dönerler, benim Arapça küfürvari uyarılarımla tekrar Fransızcaya dönerlerdi…

Bize Osmanlıcadan intikal eden ve günümüz Türkçesi içinde farkında olmadan kullandığımız o kadar çok Arapça kökenli kelime var ki şaşırırsınız!

İspanyolca’da bile dört bin kelime olduğunu söylemem yeterli olur sanırım.

Yani o savaşın en kızgın ve azgın günlerinde bir barış ve dostluk elçisi gibiydim adeta…

Bendenize bir sevgi ve saygı ifadesi olan reis veya paşa derlerdi…

Bu sıfatımla çok münakaşa ve kavgaya tanık oldum veya ayırmak zorunda kaldım.

Onların ifadesiyle Yaser Arafat number one, bendeniz ise number two idik…

Bu tavırlarında üniversite restoranı önünde kurşun kalem satarak FKÖ için yardım toplamam etkili olmuştur sanırım.

Arap arkadaşlarım «uskut ya kelp-kes sesini it» dediğimde susarlardı…

***

1979 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra, 12 Eylül öncesi tam tamına sekiz ay kadar Türkiye’de yaşayıp tekrar Belçika’ya dönüp 1980 yılında Brüksel’e yerleşene kadar hep değişik ortamlarda bulundum, istisnai anlar yaşadım diyebilirim…

Yani 46 yıldan beri küçük Belçika ülkesinin hemen hemen her bölgesinde yaşamış biri olarak, kendimi bir belgolog, yani belgoloji uzmanı olarak tanımlıyorsam bir sebebi olmalı değilmi ama!

1981 yılında Brüksel’de tercümanlığa başladıktan sonra, büyük oğlum Cavit Saint-Michel Kolejinde lise son sınıftayken, Filistin’den gelen bir sendikacıyı Louvain’deki meşhur piliçciye götürmüştüm.

İstanbullu sendikacılık hukuku uzmanı başka bir avukat Tuncay abi ile…

Tuncay ağabey evimde içtiği çaylardan sonra yediği çekirdeksiz İtalyan üzümlerine bayılmıştı.

Sendikacı ahbap nar gibi kızarmış yarım pilici, Arap acısı harissa ile ucuz bira veya şarap eşliğinde bandıra bandıra bir güzel yemiş, sonra da sunulan ılık su kasesinde limonla ellerini yıkamıştı.

O nedenle sevgilerini gösterme konusunda şahsıma cömert davrandıklarını söyleyebilirim.

***

Kısacası Vietnam, Kamboçya, Etyopya, İspanya, Portekiz, Yeşil Burun Takımadaları, Eritre, Rvanda, Burundi, Kongo, Senegal, Fildişi Sahili, Batı Sahara, Şili, Türkiye, Lübnan, Irak, Libya gibi, doğduğu büyüdüğü ülkelerde çeşitli nedenlerle çok acı çeken öğrenci veya sığınmacı ile karşılaştım.

Ama bir tane ülkesinin aleyhinde konuşan insan tanımadım.

Sevmek dedikleri sübjektif bir hemhal olma hali olsa gerek…

Aşkın sirayet ettiği yerde mantık aramak beyhude!

 

Yakup Yurt ©

Umurbey-Gemlik, 17.09.2013

yurtyakup@gmail.com

Son Haberler

Hits: 7720 Visitors: 3109
Copyright © GUNDEM.be
Site içeriği ve dizaynın tüm hakları GÜNDEM.be websitesine aittir.
Kopyalamak ve izinsiz kullanmak kesinlikle yasaktır.