- - Almanya'da 65 yıllık göçün ardından konut, aidiyet ve eşit yurttaşlık arayışı -
Bir evin kapısını kapatmak, insanın bütün dertlerini dışarıda bırakabildiği anlamına gelmiyor artık. Kimi evlerde kaloriferler çalışmadığı için insanlar kışın soğuğuyla mücadele ediyor; kimi evlerde ise defalarca kapılar çalındığı, şikâyetler yapıldığı hâlde kimse gelip bir sorunla ilgilenmediği için çaresizlik büyüyor.
- Kiracı olmak, çaresiz olmak değildir -
Almanya'da konut meselesi yeniden siyasetin gündeminde. Kuzey Ren-Vestfalya'da (NRW) SPD'nin 2027 eyalet seçimleri öncesinde başlattığı “Endlich fair mieten” (Nihayet Makul Kiralama) kampanyası, yıllardır kiracıların sırtında büyüyen yükü ve konut piyasasındaki adaletsizlikleri yeniden tartışmaya açtı.
Kampanyanın çıkış noktası son derece anlaşılır: İnsanlar gelirlerinin önemli bir bölümünü kiraya ayırıyor; buna rağmen rutubetli, bakımsız, ısıtma sistemi çalışmayan, su sızıntılarıyla boğuşan konutlarda yaşamak zorunda kalabiliyor. Üstelik sorunlarını bildirdiklerinde karşılarında çoğu zaman muhatap bulamıyorlar.
Dortmund'da kampanya kapsamında gündeme getirilen bir örnekte, bir kiracının beş ay boyunca ısıtmasız bir evde yaşadığı, odanın sıcaklığının 12 dereceye kadar düştüğü ve asansörlerin defalarca arızalandığı aktarılıyor. Bu, yalnızca bir konutun teknik sorunları değildir. Bu, bir insanın yaşama hakkının, sağlığının ve onurunun ihmal edilmesidir.
Kampanyada kâr odaklı konut şirketlerinin daha sıkı denetlenmesi, kiracı şikâyetlerinin izlenmesi ve belediyelerin denetim imkânlarının güçlendirilmesi gibi vaatler öne çıkıyor. Bunlar elbette önemli. Ancak asıl mesele, seçim döneminde verilen sözlerin seçimlerden sonra ne ölçüde hayata geçirileceğidir.
Çünkü kiracı olmak, çaresiz olmak değildir. Bir evde oturmak, insanın temel haklarından vazgeçmesi anlamına gelmez. Mülkiyet hakkı vardır; fakat Almanya Anayasası'nın 14. maddesi de açıkça hatırlatır: “Eigentum verpflichtet.” Mülkiyet sorumluluk yükler. Mülkiyetin kullanımı aynı zamanda kamu yararına hizmet etmelidir.
- Konut piyasası mı, insan hayatı mı? -
Konut meselesini yalnızca arz-talep dengesi, metrekare fiyatı ve yatırım getirisi üzerinden değerlendirmek, meselenin insan tarafını görmezden gelmektir.
Elbette yeni konutlar yapılmalı, yatırım teşvik edilmeli, inşaat süreçleri kolaylaştırılmalıdır. Fakat bütün bunlar yapılırken şu soruyu sormak zorundayız: Yapılan evler kimin için? Kimler bu evlerde yaşayabilecek? Bir konutun kapısını açmakla o konutta huzur içinde yaşayabilmek aynı şey midir?
Bir ailenin gelirinin büyük kısmını kiraya vermesi, çocuklarının eğitiminden, sağlığından, sosyal hayatından ve geleceğe yönelik birikimlerinden vazgeçmesi demektir. Emekli bir insanın her kira artışında biraz daha küçülen hayatı demektir. Genç bir çiftin, çalışmasına rağmen kendi yuvasını kurma hayalini sürekli ertelemesi demektir.
Sosyal devlet, bütün bunları yalnızca piyasanın kendi içinde çözeceği sorunlar olarak göremez. Devletin görevi, piyasanın işleyişini izlemek kadar, piyasanın karşısında korunmasız kalan insanı da korumaktır.
İşte bu nedenle konut meselesi bir ekonomi başlığı olmanın ötesinde, sosyal adaletin ve devlet sorumluluğunun sınavıdır.
- Rakamların arkasındaki hayatlar -
Rakamlar, yaşanan sorunun büyüklüğünü anlamamıza yardımcı oluyor. Ancak her rakamın arkasında bir ev, bir aile ve çoğu zaman anlatılmamış bir hayat var.
IT.NRW verilerine göre Kuzey Ren-Vestfalya'da 2024 yılında 41.025 konut tamamlandı. SPD kampanyasında ise yıllık konut ihtiyacının yaklaşık 94 bin olduğu belirtiliyor. Bu iki rakam arasındaki fark, konut açığının neden gündemden düşmediğini gösteriyor.
NRW.BANK'ın konut piyasasına ilişkin raporuna göre, 2024 yılında yeniden kiraya verilen konutların metrekare başına medyan soğuk kira bedeli 9,41 avro olarak kaydedildi. 2025'in ilk yarısında ise ortalama teklif kirası metrekare başına 9,84 avroya yükseldi. Yan giderler de cabası. 2024 yılında metrekare başına ortalama 3,04 avroya ulaşan bu giderler, 2018'e kıyasla yüzde 47 artmış durumda.
Bir de sosyal konut meselesi var. 2024 yılı sonunda Kuzey Ren-Vestfalya'da kamu desteğiyle oluşturulmuş, kira ve kullanım koşulları belirli sürelerle güvence altına alınmış yaklaşık 414 bin kiralık konut bulunuyordu. Bu sayı, çok katlı konut stokunun yalnızca yüzde 7,8'ine karşılık geliyor. Düsseldorf gibi bazı büyük şehirlerde bu oran yüzde 5'in de altında.
Bütün bunlar bize şunu söylüyor: Sorun yalnızca yeterince ev yapılmaması değil. Sorun, insanların gelirleriyle ulaşabilecekleri, insanca yaşayabilecekleri ve geleceğe güvenle bakabilecekleri konutların giderek azalmasıdır.
Konutun fiyatı yükselirken insanın hayatı ucuzlamamalı.
- Daha çok konut, ama kimin için? -
Yeni konut üretimi elbette gereklidir. Ancak yalnızca daha fazla konut inşa etmek, barınma sorununu kendiliğinden çözmez. Piyasanın ürettiği her yeni konut, o konuta ihtiyaç duyan herkes için erişilebilir olmayabilir.
Konutun sosyal niteliğini korumak, kamu yararını gözetmek ve dar gelirli ailelerin barınma hakkını güvence altına almak gerekir. Sosyal konutların artırılması, belediyelerin daha güçlü bir rol üstlenmesi, uygun fiyatlı arsa üretimi ve genç ailelerin konuta erişiminin kolaylaştırılması bu nedenle önemlidir.
Engelli bireylerin ve yaşlıların ihtiyaçlarına uygun konutların yetersizliği de meselenin başka bir boyutudur. SPD'nin kampanya sunumunda 2040 yılına kadar 670 bine varabilecek erişilebilir veya engelsiz konut ihtiyacından söz ediliyor. Yine aynı sunumda 2032'ye kadar 17 milyar avroluk yatırım ihtiyacı dile getiriliyor. Bunlar kampanyanın ortaya koyduğu tahminlerdir; fakat işaret ettikleri gerçek ortadadır: Konut politikası yalnızca bugünün değil, toplumun gelecekteki ihtiyaçlarının da hesabını yapmak zorundadır.
Bir ev, sadece dört duvar ve bir çatı değildir. Çocuğun güvenle büyüdüğü, yaşlının huzur bulduğu, ailenin bir arada kalabildiği, insanın kendisini ait hissettiği yerdir.
- Almanya'nın yeni yerlileri: 65 yıllık emeğin bugünkü sahipleri -
Konut meselesini konuşurken Almanya'nın toplumsal hafızasını da konuşmak zorundayız. Çünkü bu ülkede ev arayan, kira ödeyen, çocuk büyüten, geleceğini kurmaya çalışan milyonlarca insanın arasında 65 yıllık göç tarihinin bugünkü sahipleri de var.
2026 yılı, Almanya-Türkiye İşgücü Anlaşması'nın 65. yılı. Bu altmış beş yıl, yalnızca bir iş gücü anlaşmasının takvimdeki yıldönümü değildir. Bir kuşağın ömrüdür. Ayrılıkların, bekleyişlerin, alın terinin, yarım kalmış hayallerin ve geride bırakılan hayatların tarihidir.
İlk kuşak, çoğu zaman neyle karşılaşacağını tam olarak bilmeden geldi. Dilini bilmediği, insanını tanımadığı, iklimine alışık olmadığı bir ülkede çalıştı. Fabrikalarda, madenlerde, dökümhanelerde, ağır ve yorucu işlerde ömrünü tüketti. Biriktirdiği paranın önemli bir bölümünü memlekete gönderdi. Çocuklarını, eşini, anne babasını geride bıraktı. Bayramları telefon başında, sevinçleri mektuplarda, hasretleri tren istasyonlarında ve gar kapılarında yaşadı.
Bazıları yıllarca dönmeyi bekledi. Bazıları dönmeye fırsat bulamadan yaşlandı. Kimi hastalığıyla, kimi yalnızlığıyla, kimi de memleket hasretiyle mücadele etti. Kimi sevdiklerini geride bıraktı; kimi de sevdiklerini kaybettikten sonra onların cenazelerini uçak kanatlarında memlekete gönderdi. Bu ülkeye yalnızca iş gücü gelmedi; bu ülkeye hayatlar geldi. Ve o hayatların bir bölümü, daha kendisine ait bir hayat kuramadan tükendi.
Kadınların yükü ise çoğu zaman anlatılandan daha ağırdı. Çalışma hayatının sorumluluğunu taşıdılar; evin, çocukların, ailenin ve iki ülke arasındaki bağların yükünü de omuzladılar. Çocuklar bazen anne ve babalarının yüzünü yorgunluk arasında gördü. Bir kuşağın geçim mücadelesi, başka bir kuşağın çocukluğundan eksildi.
Bugün o çocukların çocukları var. Dördüncü kuşağa ulaşan bir toplumsal gerçeklikten söz ediyoruz. Almanya'da doğan, burada büyüyen, burada eğitim alan, çalışan, aile kuran, vergi veren, bu ülkenin sevinçlerini ve sıkıntılarını paylaşan insanlar artık kendi hayatlarının doğal akışı içinde bu toplumun bir parçası.
Almanya'nın yeni yerlileri bugün hayatın hemen her katmanında, hemen her meslek alanında varlık gösteriyor. Akademinin kürsülerinden bilim ve araştırma merkezlerine, hastanelerden fabrikalara, atölyelerden ticarethanelere, kamu kurumlarından sanat ve kültür dünyasına; mühendislikten öğretmenliğe, hekimlikten esnaflığa, en görünür makamlardan sokağın temizliğini yapan emekçilerin alın terine kadar uzanan geniş bir hayatın içindeler. Kimi bilgi üretiyor, kimi insan yetiştiriyor, kimi hastaya şifa oluyor, kimi şehrin sokaklarını temizliyor, kimi üretim bandında, kimi direksiyon başında, kimi de bir çocuğun geleceğine dokunuyor. Mesleklerin adı, unvanların yüksekliği değişebilir; fakat hepsinin emeği bu ülkenin hayatına değer katıyor. Artık yalnızca bu toplumda yaşayan insanlar değil, bu toplumun üretimine, refahına, kültürüne ve geleceğine katkı sunan öznelerdir. Onları hâlâ geçici misafirler, dışarıdan gelenler veya yalnızca uyum politikalarının konusu olarak görmek, altmış beş yıllık ortak hayatı ve bugünkü toplumsal gerçeği okuyamamaktır.
Biz onlara Almanya'nın yeni yerlileri diyoruz. Çünkü onlar ne geçici işçi ne de misafir. Yeni vatanlarında kök salmış, bu ülkenin geçmişine emeğiyle katılmış ve geleceğini burada kurmuş insanlardır.
Bu insanların da kiracı olduğu, ev aradığı, çocuklarını büyüttüğü, emekli olduğu, konut fiyatları karşısında zorlandığı bir gerçek. Barınma sorunu onların hayatının da içindedir. Üstelik bu sorun, yalnızca bir evin kirasıyla sınırlı kalmaz; aidiyet, güven, gelecek ve eşit yurttaşlık duygusuyla da iç içe geçer.
Biz bu ülkeye yalnızca iş gücümüzü vermedik. Ömrümüzü verdik. Gençliğimizi, sağlığımızı, ailelerimizden uzakta geçen yıllarımızı, bazen de sevdiklerimizi toprağa verdiğimiz günleri verdik. Şimdi çocuklarımızla birlikte bu ülkenin geleceğinde söz sahibi olmak istiyoruz. Bunun için kimseden lütuf beklemiyoruz. Çünkü biz misafir değiliz; bu toplumun hayatına emeğimizle, varlığımızla ve geçmişimizle katılmış insanlarız.
- Siyasi temsil mi, seçim vitrini mi? -
Bütün bu gerçekler, 25 Nisan 2027'de yapılacak Kuzey Ren-Vestfalya eyalet seçimlerini de başka bir gözle değerlendirmemizi gerektiriyor.
SPD'nin “Endlich fair mieten” kampanyası, konut sorununu gündeme taşıması bakımından önemli bir başlangıç olabilir. Fakat bu mesele yalnızca SPD'nin değil; seçime katılan bütün siyasi partilerin sorumluluğundadır. SPD, CDU, Yeşiller, FDP ve diğer partiler, seçmenden oy isterken yalnızca vaatlerini değil, bu toplumun hangi kesimlerini gerçekten gördüklerini ve kimin sorunlarına çözüm üretmeye hazır olduklarını da ortaya koymalıdır.
Çünkü Almanya'nın yeni yerlileri, seçimden seçime hatırlanacak bir seçmen kitlesinden ibaret değildir. Onların barınma, eğitim, çalışma hayatı, emeklilik, yaşlılık, dil, kültür ve siyasi temsil gibi meseleleri vardır. Bu meseleler, seçim afişlerinde birkaç tanıdık yüz gösterilerek çözülemez.
Siyasi partilerin farklı kökenlerden, farklı inançlardan insanları aday göstermesine elbette itirazımız yok. Tam tersine, toplumun çeşitliliğinin siyasi kurumlara yansımasını önemseriz. Ancak temsil, yalnızca bir kökene, dine veya kimliğe sahip olmakla gerçekleşmez. Temsil; bilgi, ehliyet, karakter, toplumsal sorumluluk ve sorun çözme kapasitesi gerektirir.
Bir insanı yalnızca Türk, Kürt, Arap, Müslüman ya da göçmen kökenli olduğu için aday göstermek, onu temsilci yapmak değildir. Onu bir vitrin süsüne, seçim döneminde kullanılacak bir işarete dönüştürmek de temsil değildir. Seçim listelerinde farklı kimliklerden insanlara yer vermek elbette değerlidir; ancak bu insanlar yalnızca fotoğraf tamamlamak, kota doldurmak veya belli seçmen gruplarına mesaj vermek için kullanılıyorsa, ortada gerçek bir temsil sorunu vardır.
Bizim meselemiz hangi partinin kaç Türk, kaç göçmen kökenli veya kaç Müslüman aday gösterdiği değil; gösterdiği adayların ne kadar ehil olduğu, toplumsal sorunlara ne ölçüde çözüm üretebildiği ve seçmene karşı nasıl bir sorumluluk taşıdığıdır.
Bir başka yanlış da bu seçmenlerin oyunu kimlik, akrabalık, din veya duygusal yakınlık üzerinden garanti görmektir. Bizi seçimden seçime hatırlayanlar şunu bilsin: Bizim oyumuz kimliğimizin otomatik uzantısı, irademiz de hiçbir partinin seçim hesabına yazılabilecek bir rakam değildir.
Koyun değiliz biz! Bir siyasi partinin işaretiyle yön değiştirecek, bir adayın soyadıyla saf tutacak, bir seçim afişindeki tanıdık yüzle iradesini teslim edecek bir topluluk değiliz. Düşünüyoruz, sorguluyoruz, karşılaştırıyoruz. Bu ülkenin siyasetini de, siyasetçisini de, kendi geçmişimizi de biliyoruz.
- Maymunun gözü açıldı -
Bu söz, birilerine hakaret etmek için değil; yılların tecrübesini, birikmiş hayal kırıklıklarını ve siyasi olgunlaşmayı anlatmak için söyleniyor. İnsanlar artık kendilerine hangi seçim hesabıyla yaklaşıldığını görüyor. Hangi vaadin samimi, hangi yakınlığın geçici olduğunu ayırt edebiliyor.
Bizim talebimiz ayrıcalık değil, eşitliktir. Lütuf değil, hakkımızdır. Birilerinin bizi temsil ettiğini söylemesi değil, gerçekten sorunlarımızı bilmesi, çözüm üretmesi ve bize karşı sorumluluk taşımasıdır.
- Seçim kampanyasının ötesinde bir sorumluluk -
Konut meselesiyle siyasi temsil meselesi arasında ilk bakışta doğrudan bir bağ kurulamayabilir. Oysa ikisi de aynı sorunun farklı yüzleridir: Bu toplumda insanın değeri ne kadardır ve kararlar alınırken onun hayatı ne kadar hesaba katılmaktadır?
Bir kiracı, ev sahibinin karşısında yalnız bırakılıyorsa; yaşlı bir insan ısınamadığı evinde çaresiz kalıyorsa; genç bir aile çalıştığı hâlde güvenli bir yuva kuramıyorsa sosyal devlet görevini yerine getirmekte zorlanıyor demektir.
Aynı şekilde, altmış beş yıllık göç tarihinin insanları seçim dönemlerinde hatırlanıyor, fakat karar mekanizmalarında gerçek anlamda yer bulamıyorsa siyasi temsil de eksik kalıyor demektir.
Bir tarafta evinin içinde huzur bulamayan insanlar, diğer tarafta yaşadığı toplumun geleceğine ilişkin söz hakkının yeterince tanınmadığını düşünen insanlar var. Bunlar birbirinden kopuk iki toplumsal mesele değil. İkisi de insanın kendisini güvende, değerli ve eşit hissetme ihtiyacına dayanıyor.
Siyasi partilerden beklenen, seçim kampanyalarını güzel sloganlarla doldurmak değil; bu ülkenin gerçek hayatına dokunacak politikalar geliştirmektir. Konut politikası da, göç ve uyum politikası da, eğitim ve çalışma hayatı da aynı sorumluluk bilinciyle ele alınmalıdır.
Verilen sözler ölçülebilir olmalı, vaatlerin takvimi ve uygulanma biçimi açıklanmalı, seçimden sonra da hesap sorulabilmelidir. Siyasetçinin görevi yalnızca seçmenin kapısını çalmak değil, seçildikten sonra da o kapının ardındaki hayatı unutmamaktır.
- Ev, yalnızca bir mülk değildir -
Bir evin değeri yalnızca kaç metrekare olduğuyla, hangi semtte bulunduğuyla veya kaç avroya kiraya verildiğiyle ölçülemez. O evde büyüyen çocukların hatıraları, sofranın etrafında bir araya gelen insanların sevinçleri, hastalıkta birbirine destek olan ailelerin dayanışması vardır.
Bir ev, insanın dünyadaki küçük sığınağıdır. O sığınakta huzur yoksa, dışarıdaki bütün refah söylemleri eksik kalır.
Almanya'nın 65 yıllık göç tarihinde de evin anlamı böyledir. İlk kuşak, çoğu zaman kendisine ait bir evin hayalini kurarken ömrünü tüketti. Bugün onların çocukları ve torunları, bu ülkede yalnızca bir ev değil, eşit bir gelecek kurmak istiyor. Bu talep ne bir ayrıcalıktır ne de bir lütuf beklentisi. Emeğiyle, hayatıyla ve geçmişiyle bu topluma katılmış insanların en doğal hakkıdır.
Sosyal devletin gücü, yalnızca ekonomik göstergelerin parlaklığıyla ölçülmez. Bir insanın soğuk bir evde ne kadar yalnız bırakıldığıyla, bir ailenin kirayı ödeyebilmek için nelerden vazgeçtiğiyle, yaşlıların ve gençlerin geleceğe ne kadar güvenle bakabildiğiyle de ölçülür.
Siyasetin kalitesi ise yalnızca kaç kişiyi temsil ettiğini söylemesiyle değil, temsil ettiğini iddia ettiği insanların hayatında neyi değiştirebildiğiyle anlaşılır.
Bütün partilere, bütün siyasetçilere ve bu ülkenin karar vericilerine hatırlatmak gerekir: Konut bir yatırım aracı olabilir; ama insan hayatı yatırım hesabına indirgenemez. Siyasi temsil bir seçim stratejisi olabilir; ama insanın iradesi seçim matematiğine sığdırılamaz. Göç bir tarihsel süreç olabilir; ama o tarihin içinde yaşayan insanların emeği, acısı ve aidiyeti görmezden gelinemez.
Çünkü evin içinde yalnızca kiracı, ev sahibi veya tüketici yoktur. Bir anne, bir baba, bir çocuk, bir yaşlı; kısacası hayatı, hatıraları ve onuruyla insan vardır.
Bir evin içinde insan vardır. Ve insan, hiçbir şirketin kâr hesabında gözden çıkarılabilecek bir kalem değildir...

