Prof. Dr. Enis Öksüz'ün kaleminden
Türk milletinin manevi dünyası yüzyıllar boyunca Anadolu ve Türkistan irfanıyla şekillenmiştir.
Bu toprakların mayasını yoğuranlar; Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Tapduk Emre ve Ahi Evran gibi gönül erleridir. Onlar dini yalnızca ibadetle değil; ahlakla, ilimle, hikmetle, çalışmayla, hoşgörüyle ve insan sevgisiyle anlatmışlardır.
Ancak tarih boyunca bu irfan çizgisinden uzaklaşan anlayışlar da ortaya çıkmıştır. Din adına konuştuğunu iddia eden, insanların aklını ve iradesini kendi otoritesine teslim etmeye çalışan yapılar zaman zaman toplumun huzurunu zedelemiş, devletleri içeriden yıpratmış ve milletlerin birlik duygusunu sarsmıştır.
Bugün de benzer tehlikelerin tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün değildir. İnanç kisvesi altında örgütlenen bazı yapıların dini, samimi bir kulluk anlayışından çok güç, nüfuz, ekonomik çıkar ve siyasi hesapların aracı hâline getirdiğine ilişkin tartışmalar kamuoyunda sıkça yaşanmaktadır. Yakın tarihte yaşanan acı tecrübeler, bu konuda toplumun daha dikkatli olması gerektiğini göstermektedir.
Hiçbir inanç topluluğu eleştiriden muaf değildir. Çünkü sorgulanmayan yapı zamanla kutsallaştırılır; kutsallaştırılan yapı ise denetlenemez hâle gelir. İşte asıl tehlike de burada başlar. Dinin özünde tevazu, adalet ve ahlak varken; bazı yapılarda gösteriş, çıkar, kayırmacılık ve mutlak itaati öne çıkaran anlayışların görülmesi toplum vicdanını derinden yaralamaktadır.
İnsan, aklını ve vicdanını hiçbir kişiye teslim etmemelidir. İnanç, insanı özgürleştirmeli; köleleştirmemelidir. Çünkü akıl da Allah'ın insana verdiği en büyük nimetlerden biridir. Aklın devre dışı bırakıldığı yerde düşünce ölür; düşüncenin öldüğü yerde ise hurafe, istismar ve kör bağlılık büyür.
Türk-İslam medeniyetinin en büyük gücü, ilim ile imanı, akıl ile gönlü aynı potada buluşturabilmiş olmasıdır. Ahmet Yesevi'nin hikmeti, Yunus Emre'nin sevgisi, Hacı Bektaş Veli'nin hoşgörüsü ve Ahi Evran'ın çalışma ahlakı, bu milletin asırlardır ayakta kalmasının temel taşları olmuştur.
Bu büyük şahsiyetler hiçbir zaman insanları birbirine düşman etmeyi değil, birleştirmeyi hedeflemiştir. Onların dili sevginin, kardeşliğin ve insanlığın diliydi.
"Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü."
"Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil."
"Eline, beline, diline sahip ol."
Bu sözler yalnızca güzel öğütler değil; aynı zamanda bir medeniyetin ahlak manifestosudur.
Bugün ise bazı çevrelerde dinin özünden uzaklaşılarak şekle, gösterişe ve kişilerin kutsanmasına dayanan anlayışların yaygınlaşması düşündürücüdür. Oysa gerçek tasavvuf, insanı Allah'a yaklaştırırken aynı zamanda onu daha dürüst, daha çalışkan, daha adaletli ve daha mütevazı hâle getirir.
Bir toplumun geleceği; şeyhlerin kerametleriyle değil, bilim insanlarının bilgisiyle, öğretmenlerin emeğiyle, çalışan insanların alın teriyle ve ahlaklı nesiller yetiştirmesiyle inşa edilir.
Hiçbir tarikat, hiçbir cemaat, hiçbir lider; milletin, devletin ve hukukun üzerinde görülemez. İnanç, kişisel bir tercihtir; devlet düzeni ise ortak aklın ve hukukun eseridir. Bu denge bozulduğunda hem din zarar görür hem de toplum.
Türk milletinin ihtiyacı; ayrışmayı körükleyen değil, birliği güçlendiren; aklı küçümseyen değil, ilmi yücelten; insanları korkuyla değil sevgiyle buluşturan bir anlayıştır.
Bugün yeniden Ahmet Yesevi'nin hikmetine, Yunus Emre'nin gönlüne, Hacı Bektaş Veli'nin hoşgörüsüne ve Hacı Bayram Veli'nin irfanına kulak vermeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.
Çünkü güçlü toplumlar, sorgulayan bireylerle kurulur. Güçlü devletler ise kör itaate değil; hukuk, liyakat, adalet ve ortak vicdana dayanır.
Din, insanı yüceltmek için vardır.
İlim, karanlığı dağıtmak için vardır.
Ahlak ise hem bireyin hem de milletlerin en sağlam kalesidir.
Bu üç değer birlikte yaşatıldığı sürece toplum huzur bulur; ihmal edildiğinde ise istismar, ayrışma ve güvensizlik kaçınılmaz olur.
Hakikate ulaşmanın yolu, aklı dışlamak değil; aklı, vicdanı ve inancı birlikte yaşatmaktan geçmektedir.

