Bu tarihi anlatırken özellikle birinci kuşağın tanıklıklarına yer verilmelidir. Çünkü arşiv belgeleri bize anlaşmaları, işçi sayılarını ve tarihleri anlatır.
Bir babanın madene inerken ailesiyle vedalaşmasını, bir annenin yıllarca memleket özlemi çekmesini, çocukların iki kültür arasında büyümesini ve parçalanan aile hayatlarının acısını ancak bu süreci yaşayanların hatıraları anlatabilir.
Göçün gerçek hikâyesi yalnızca istatistiklerde değil, insanların hafızalarında, mektuplarında, fotoğraflarında ve yaşanmışlıklarında saklıdır.
"BABAMIN ELİNDE TAHTA BİR VALİZ VE EMANET BİR PARDÖSÜ VARDI"
Belçika'daki yaşamının mimarı, İş Gücü Anlaşması kapsamında ülkeye maden işçisi olarak gelen babam Mustafa Dönmez oldu.
Babamın Belçika'ya gitmek üzere evden ayrıldığı, adeta bir matem havasının yaşandığı o anları küçük yaşta olmama rağmen hâlâ hatırlıyorum.
"Küçük yaştaki çocukların hafızasında genellikle sarsıcı olaylar kalır. Büyükannem bir yanda, annem diğer yanda ağlıyordu. Halalarım ve komşularımız da gelmişti."
"Akşamdı, hava karanlıktı. Evde bir telaş ve hazırlık vardı. Babamın elinde tahta bir valiz, üzerinde ise bir pardösü vardı. Meğer pardösüyü de birinden emanet almış. Akşam yola çıktı. Anneme daha sonra sorduğumda, köyden yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki Sakarya'nın Akyazı ilçesine yürüyerek gittiğini öğrendim. Bütün gece karanlıkta yürümüş. Sabah Akyazı'ya ulaşmış, oradan Ankara'ya gitmiş ve bir uçakla Belçika'ya gelmiş."
BABAM 10 YIL BOYUNCA ZOR ŞARTLAR ALTINDA LOJMANLARDA YAŞADI.
Babam Belçika'ya geldikten sonra yaklaşık 10 yıl boyunca işçi lojmanlarında kaldı.
10 yıl sonra annemin Belçika’ya gelince eski bir Belçikalı evinde kaldılar. İçinde lavabo ve banyo yoktu. Bu evde bende Belçika’ya geldikten sonra birkaç yıl yaşadım. Bu durumdan sürekli şikâyet ederdik. Sonunda babamızı ikna ettik ve 1978 yılında bu eve taşındık.
Gençlik yıllarımın önemli bir bölümü burada geçti. Daha sonra evlendim, çocuklarım oldu. Yan taraftaki evi satın aldım ve babamla komşu olduk."
"ANNECİĞİM, YILLARCA BABAMIN DÖNMESİNİ BEKLEDİ"
Babam, Adapazarı'ndaki şeker fabrikasına iş başvurusu yapmak üzere gitmiş. O sırada işçi bulma kurumunun önünde oluşan kuyruğu tesadüfen görmüş ve Belçika'ya işçi olarak gitmek için başvuruda bulunmuş. Başvurusu kabul edilen babam, aslında Almanya'da çalışmak üzere yurt dışına çıktığını düşünüyormuş. Ancak sonradan geldikleri ülkenin Almanya değil, Belçika olduğunu fark etmişler.
"Babam Belçika'da ilk 10 yıl yalnız yaşadı. Anneciğim ise babamın 10 sene boyunca dönmesini bekledi."
Yıllar sonra annem, iki kardeşimi de yanına alarak Belçika'ya geldi. Ben ise lise eğitimimi tamamladıktan sonra ailemin yanına Belçika'ya geldim.
"Belçika'ya giden ilk işçilerin hiçbiri geleceğe yönelik kesin bir tahminde bulunmamıştı. Şehirde bir ev, 5-10 dönüm arazi, biraz da sermaye sahibi olmak... Kafalarındaki hedef buydu. Emeklilik diye bir hedefleri olması mümkün değildi. 'Emeklilik nedir?' bilmiyorlardı. Hayatın nasıl gelişeceği, Türkiye'de 10 yıl sonra çocuklarının durumunun ne olacağı hep bilinmeyen şeylerdi."
"17 BİN TÜRK LİRASI İLE HAYATIMIZ DEĞİŞTİ"
Babamın gurbette biriktirdiği parayla hayatımız yavaş yavaş değişmeye başladı.
"Önce köyden kasabaya taşındık. Okula gitmemiz de böyle mümkün oldu. Küçük bir ev aldık. Babamın biriktirdiği ilk parayı hâlâ hatırlıyorum: 17 bin Türk lirası. Küçük bir çıkmaz sokakta ev satın aldık. Hayatımızı değiştiren, babamın yurt dışında çalışarak kazandığı paralardı."
Babamın Belçika'ya gidip gelirken kullandığı bavullardan birini hâlâ muhafaza ediyorum. İçi mektuplar ve fotoğraflarla dolu. Her biri geçmişten bugüne uzanan birer hatıra.
"AVRUPALI TÜRKLERİN HAYAT HİKÂYELERİ PARAMPARÇA"
"1967 yılında böyle bir fotoğraf çektirmiştik. Babam anneme mektup yazmış, çocuklarının toplu fotoğrafını istemiş. Bir sene değil, iki sene değil... Çocuklarınız büyüyor ama onları göremiyorsunuz. Hep bir geri dönme, bir gün yeniden bir araya gelme umudu... Bu gerçekten çok zor."
"Tüm çocukluğum ve gençliğim babamdan uzak geçti. Doğru dürüst 'baba' diyemedim. Babamı 2000 yılında kaybettik. Anne, baba ve kardeşler olarak düzenli, bir arada bir hayat yaşayamadık. Avrupalı Türklerin hayat hikâyesi paramparça. Bir düzen kurabilmek, ayakta kalabilmek için ne tür fedakârlıklara katlandığımızı bu fotoğraflar gösteriyor."
Belçika'nın 194 yıllık tarihinin önemli bir bölümünde Türklerin de izleri bulunuyor. Bu nedenle 100 yıl sonra Belçika tarihini yazacak olanların Türk toplumuna da ayrı bir sayfa ayırmak zorunda kalacaklarına inanıyorum.
GÖÇ VE YAŞAMA YERLEŞME SÜRECİ
Göç, yalnızca bir ülkeden başka bir ülkeye yapılan yolculuk değildir. Aynı zamanda yeni bir hayat kurma, farklı bir topluma uyum sağlama, ekonomik ve sosyal engelleri aşma sürecidir.
Türkiye'den Avrupa'ya, özellikle Belçika'ya yönelen Türk işçi göçü, 1960'lı yıllardan itibaren büyük bir toplumsal dönüşümün başlangıcı oldu.
Bu süreci tarihî ve sosyolojik açıdan değerlendirirken şu başlıklar önem taşımaktadır:
1. GÖÇÜN BAŞLANGICI: Türkiye'den Avrupa'ya işçi göçünün ortaya çıkışı ve uluslararası iş gücü anlaşmaları.
2. BELÇİKA'YA GÖÇ: 1960'lı yıllarda başlayan Türk işçi göçü, maden ocaklarında çalışma hayatı ve ağır çalışma koşulları.
3. İLK YERLEŞİM YILLARI: Barınma, dil, kültür, ekonomik sıkıntılar ve yabancılık duygusuyla mücadele.
4. AİLE BİRLEŞİMİ: Eşlerin ve çocukların Avrupa'ya gelmesi, ailelerin yeniden bir araya gelme çabaları.
5. TOPLUMSAL ÖRGÜTLENME: Camilerin, derneklerin, kültür merkezlerinin kurulması ve Türk toplumunun kurumsallaşması.
6. İKİNCİ VE ÜÇÜNCÜ KUŞAK: Eğitim, meslek, siyaset ve toplumsal hayata katılım sürecinde yaşanan değişimler.
7. KİMLİK VE AİDİYET: Türk kültürünü koruyarak Avrupa toplumunda yaşama, kabul görme ve kalıcı bir yer edinme mücadelesi.
Göç yalnızca bir ülkeden başka bir ülkeye yapılan yolculuk değildir. Aynı zamanda emek, mücadele, özlem, aile, aidiyet ve yeni bir hayat kurma hikâyesidir.
ZORLU ENTEGRASYON SÜRECİ
Birlikte yaşamanın yolu elbette karşılıklı anlayıştan, saygıdan ve kabullenmeden geçmektedir.
Bir ülkeye göç etmek başka, göç edilen ülkede kabul görmek ve toplumsal hayata katılabilmek başkadır. Aradan geçen onlarca yıla rağmen entegrasyon tartışmalarının hâlâ devam etmesi, birlikte yaşama kültürünün kendiliğinden oluşmadığını göstermektedir.
Entegrasyon, bir tarafın diğerine benzemesi ya da kendi kimliğinden vazgeçmesi değildir. Asıl entegrasyon, farklılıklarla birlikte ortak bir gelecek kurabilmektir.
Ancak bu kavramın zaman zaman tek taraflı bir uyum, hatta kültürel erime ve asimilasyon olarak algılandığı da bir gerçektir.
Burada tarihî tecrübelerimizi de göz önünde bulundurmak gerekir. Osmanlı İmparatorluğu'nun mirası, Türkiye'nin çok kültürlü toplumsal geçmişi, mübadeleler ve ülke içindeki göç hareketleri, toplumların kimlik, aidiyet ve yerleşme süreçlerini anlamak bakımından önemli örnekler sunmaktadır.
Müslüman göçmenlerin Avrupa'daki entegrasyon süreci ise yalnızca ekonomik ve sosyal uyumla sınırlı değildir. Dinî kimlik, kültürel değerler, eğitim, aile yapısı ve toplumsal kabul gibi birçok unsur bu sürecin bir parçasıdır.
Dolayısıyla entegrasyonun başarılı olabilmesi için hem göçmenlerin yaşadıkları topluma katılım göstermeleri hem de ev sahibi toplumların farklılıklara açık olması gerekir.
HEM TÜRK, HEM BELÇİKALI OLMAK
Örneğin Belçika'da 63 yılı aşan bir Türk göçü geçmişimiz var. Bu, Belçika tarihinin önemli bir zaman dilimini kapsamaktadır.
Bugün ilk neslin çocukları ve torunları artık Belçika toplumunun ayrılmaz bir parçasıdır. Bu, tartışmaya açık olmayan toplumsal bir gerçektir.
Bir insan aynı anda hem Türk hem Belçikalı olabilir. Bu kimlikler birbirinin düşmanı değildir. Aksine, doğru bir toplumsal anlayışla birbirini tamamlayabilir.
İnsan hem Müslüman kimliğini taşıyabilir hem de yaşadığı ülkenin demokratik, sosyal ve siyasal hayatına aktif biçimde katılabilir.
Bugün tartışmamız gereken mesele, göçmenlerin neden bu ülkelere geldiğinden çok, birlikte nasıl daha adil, huzurlu ve eşit bir toplum oluşturabileceğimizdir.
Çünkü göçün birinci kuşağı ekmek mücadelesi verdi. İkinci kuşak kimlik ve aidiyet mücadelesi yaşadı. Üçüncü ve dördüncü kuşakların en önemli görevi ise eşitlik, eğitim, temsil ve ortak gelecek mücadelesini sürdürmektir.
GELECEĞE YÖNELİK ENDİŞELERİM GÜN GEÇTİKÇE ARTIYOR
Göç sürecinin kendi gerçekliği içerisinde sağlıklı biçimde ilerlemesinin önündeki en büyük engellerden biri, kirli siyaset, ırkçılık ve dışlayıcı söylemlerdir.
Gelecek nesiller için bilimsel verilere dayalı, sağlıklı bir yol haritası çizmek mümkündür. Ancak günümüzün siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmeleri karşısında gelecek kuşakların hangi zorluklarla karşılaşacağını, hangi koşullar altında yaşayacağını ve nasıl bir toplumda yetişeceğini kesin olarak öngörmek oldukça güçtür.
Ben bir babayım. İkinci kuşağın temsilcisiyim. Üç çocuğum ve beş torunum var. Zaman zaman kendime şu soruyu soruyorum:
Bizi buralara bağlayan, yıllarca emek verdiğimiz bu ülkelerin huzur ve refah düzeyi bozuldukça, yaşanan sorunların sorumlusu olarak hedef gösterilen bizlerin ve torunlarımızın geleceği ne olacak?
Açıkçası bu endişelerim gün geçtikçe artıyor.
Yıllarca çalıştık, ürettik, ailelerimizi büyüttük, çocuklarımızı okuttuk. Bu ülkelerde kendimize bir hayat kurduk. Artık istediğimiz tek şey, çocuklarımızın ve torunlarımızın huzur, güven ve eşitlik içerisinde yaşayabilmesidir.
Bütün bu yaşanmışlıklara rağmen umudumuzu kaybetmemeye çalışıyoruz.
Allah neylerse güzel eyler diyerek kendimi teselli etmeye çalışıyorum.
Allah gönlünüze huzur, kalbinize sabır, yolunuza hayır versin inşallah. Âmin.

