Her gün haberlerde yeni sorunlar ve acılar ile karşı karşıyayız. Savaşlardan, yıkılan evlere, hayatını kaybedenlerden, insanlıktan çıkmış insanlara, yerinden edilen aileler ve kimsenin aldırış etmediği hayatlara uzanıyor. Denizde umut arayan göçmenler ve onları sınır dışı etmek için verilen çabalar…
Hiç bitmiyor.
Bir yerde insanlar hayatta kalmaya çalışırken, başka bir yerde insanları kolayca öldürmenin yolu, savaş ucakları, silahlar.
Biz ne zaman birbirimizi anlamaya çalışmayı bıraktık? Diye de sormadan edemiyor insan.
Bugün Gazze'de insani yardımın yetersizliği, Sudan'da devam eden çatışmalar ve Ukrayna'da sivillerin hayatını kaybetmesi, dünyanın farklı bölgelerinde insanların ne kadar ağır koşullarla karşı karşıya kaldığını her gün görüyoruz haberlerde. Bir tuş ile ekranı kapatınca, daha ne kadar yaşanmamış gibi davranabiliriz?
Ekranı kapattığımızda, unuttuğumuz her sayı, aslında bir insanın hikâyesidir. Her sayı bir anne, bir baba, bir çocuk, bir kardeş ya da yarım kalmış bir hayaldir.
Bir düşünün… Güvenli bir evde uyuyabilmek, çocuğunun karnını doyurabilmek, sabah uyandığında sevdiklerinin hâlâ yanında olduğunu görebilmek ne büyük bir nimet.
Bizim yerine göre sıradan gördüğümüz bu şeyler, dünyanın birçok yerinde ulaşılması çok zor olan şeyler olmaya devam ediyor.
Empati, yalnızca kendimize benzeyen insanları anlamak olmamalı. Bizimle aynı dili konuşmayanı, bizimle aynı düşünceyi paylaşmayanı, farklı bir ülkeden geleni ya da hayatı bizden tamamen farklı yaşayanı da insan olarak görebilmeliyiz.
Ne yazık ki bazen acıları bile birbirinden ayırıyoruz. Bir insanın acısını kimliğine, dinine, milliyetine veya siyasi görüşüne göre değerlendiriyoruz. Oysa acının pasaportu yoktur. Bir annenin evladını kaybetmesi, hangi ülkede yaşarsa yaşasın aynı derin yaradır. Bir çocuğun korkusu, hangi dili konuşursa konuşsun aynıdır.
Elbette dünyadaki bütün sorunları yalnızca anlayışla çözmek mümkün değildir. Adalet, sorumluluk ve somut adımlar da gerekir. Ancak insanı anlamadan, birbirimizin acısını görmeden kalıcı bir barış kurmak ne kadar mümkün?
Üstelik sorun yalnızca savaşlarla sınırlı değil. Günlük hayatımızda da birbirimize karşı giderek daha sabırsız olduğumuzu her an görüyoruz. Sosyal medyada birkaç cümleyle insanlar birbirini yarğılıyor. Kimse diğerinin arkasında nasıl bir hikâye olduğunu bilmeden ağır sözler söyleyebiliyor. Farklı düşünceleri düşmanlık sebebi hâline getirebiliyor.
Oysa anlaşmak için aynı fikirde olmak zorunda değiliz. Saygı duymak için birbirimize benzememiz gerekmiyor. Bazen yalnızca dinlemek, anlamaya çalışmak ve incitici bir söz söylemeden önce durmak bile çok şeyi değiştirebilir.
Empati kurmak yapılan her şeyi kabul etmek anlamına gelmez. Tam tersine, insan onurunu koruyarak, adaleti savunarak ve başkalarının haklarını gözeterek konuşabilmektir.
Belki de bugün dünyamızın en çok ihtiyaç duyduğu şey, daha yüksek sesle konuşan insanlar değil de, birbirini gerçekten dinleyen insanlardır. Daha hızlı yargılamak değil de, daha derin bir anlamaktır.
Dünyayı tek başımıza değiştiremeyeceğimizi biliyoruz evet. Ama bir insanı dinleyebilir, bir önyargıyı sorgulayabilir, bir ayrımcılığa karşı çıkabiliriz ve zor durumda olan birine elimizi uzatabiliriz.
Çünkü barış yalnızca liderlerin masasında imzalanan anlaşmalardan ibaret değildir. Barış, evimizde, sokağımızda, iş yerimizde ve birbirimize kurduğumuz her cümleyle şekillenir aslında.
Sonuçta hepimiz aynı dünyayı paylaşıyoruz.
Belki dünya bir günde değişmez. Ama birbirimizi anlamaya başladığımız gün, değişimin ilk adımı olabilir.
Çünkü barış, yalnızca silahların sustuğu yerde değil, insanın kalbinde başlar...

