Ortadoğu'da güç dengeleri değişirken Türkiye'nin milli güvenliğini yalnızca kendi sınırları içerisinde değerlendirenler, büyük resmin en önemli bölümünü gözden kaçırmaktadır. Bugün Türkiye ile İsrail arasında Suriye üzerinden derinleşen stratejik rekabet,
Salih Altınışık
Doğu Akdeniz'den Güney Kafkasya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yeni güvenlik sorularını gündeme getirmektedir. İsrail'in Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile geliştirdiği askeri ilişkiler bir tarafta, Azerbaycan'da giderek kurumsallaşan siyasi, askeri ve ekonomik ortaklığı diğer tarafta durmaktadır. Bu ilişkilerin tamamını Türkiye'ye karşı hazırlanmış tek bir planın parçaları olarak göstermek için somut deliller gerekir. Ancak birbirinden bağımsız görünen gelişmelerin Türkiye'nin güvenliği üzerindeki ortak etkilerini sorgulamak da devlet aklının gereğidir. Çünkü milli güvenlik yalnızca sınırlarımızı korumak değil, sınırlarımızın ötesinde oluşan güç dengelerinin yarın hangi sonuçları doğuracağını bugünden hesaplayabilmektir!
Türkiye, güneyinde stratejik rekabet yaşadığı İsrail'in, doğusundaki en yakın müttefiki Azerbaycan'da giderek güçlenen nüfuzunu hangi güvenlik perspektifiyle değerlendirmektedir?
İsrail ile Azerbaycan arasındaki ortaklık artık sıradan diplomatik ilişkilerin çok ötesine geçmiş bulunmaktadır. Savunma teknolojileri, enerji ticareti, güvenlik iş birliği, yatırımlar ve siyasi temaslar bu ilişkinin temelini oluşturmaktadır.
Ocak 2026'da İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar'ın Bakü'de gerçekleştirdiği görüşmelerde savunma, güvenlik, enerji ve yüksek teknoloji alanlarındaki iş birliğinin geliştirilmesi ele alınmıştır. Bu, gizli bir senaryodan değil, iki devletin açıkça yürüttüğü stratejik ortaklıktan söz ettiğimizi göstermektedir. Fakat burada üzerinde durulması gereken çok daha önemli bir mesele vardır.
İsrail'in Azerbaycan'daki askeri ve siyasi etkisi, gelecekte Türkiye'nin bölgesel hareket alanını daraltabilecek bir stratejik bağımlılığa dönüşebilir mi?
Özellikle savunma sistemleri, teknolojik altyapılar, istihbarat ilişkileri ve enerji güvenliği bakımından böyle bir ihtimalin değerlendirilmesi gerekir. Elbette bu ilişkilerin doğrudan Türkiye'ye karşı kullanıldığına dair doğrulanmış bir kanıt bulunmamaktadır. Ancak devlet yönetiminde stratejik öngörü, yalnızca ortaya çıkmış tehlikeleri görmekten ibaret değildir. Asıl maharet, bugünün dostluk ilişkilerinin yarının güvenlik dengelerinde nasıl bir karşılık bulacağını önceden değerlendirebilmektir!
Türkiye ile Azerbaycan arasında 15 Haziran 2021 tarihinde imzalanan Şuşa Beyannamesi, iki ülkenin ilişkilerini müttefiklik düzeyine taşıyan tarihi bir belgedir. Bu beyannamede, taraflardan birinin bağımsızlığına, egemenliğine veya sınır güvenliğine yönelik tehditler karşısında ortak istişare mekanizmalarının işletilmesi ve gerekli desteğin sağlanması öngörülmektedir. Dahası, milli savunma ve bölgesel güvenliği ilgilendiren konuların ortak değerlendirilmesi esas alınmaktadır.
Öyleyse soruyorum; Türkiye ile Azerbaycan güvenliklerini bu ölçüde birbirine bağlamışken, Bakü'nün İsrail ile geliştirdiği askeri ortaklığın Ankara'nın güvenlik hassasiyetleri üzerindeki etkisi nasıl ele alınmaktadır?
İsrail'in İran ile yaşadığı çatışmaların Güney Kafkasya'ya taşınması halinde Türkiye-Azerbaycan müttefikliği nasıl korunacaktır?
Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı gibi stratejik enerji koridorları bölgesel çatışmalardan nasıl uzak tutulacaktır? Mart 2026'da Azerbaycan makamlarının bu petrol hattını da hedef aldığı öne sürülen sabotaj planlarını engellediklerini açıklaması, meselenin yalnızca teorik bir güvenlik tartışması olmadığını göstermiştir. Bu iddiaların bütün yönleri bağımsız olarak doğrulanmış olmasa da enerji altyapısının bölgesel çatışmalardan etkilenme riski ortadadır.
Bir millet, iki devlet anlayışı yalnızca zafer günlerinde hatırlanacak bir kardeşlik sözü değil, tehlikeler karşısında birlikte düşünme ve birbirinin güvenliğini gözetme sorumluluğudur!
Azerbaycan'ın Karabağ'da elde ettiği tarihi kazanımda Türkiye'nin siyasi ve askeri desteğinin önemli bir yeri vardır. Türkiye, kardeş Azerbaycan'ın en kritik dönemlerinde yanında durmuş, bu dayanışmayı somut politikalarla göstermiştir.
İsrail'in de Azerbaycan'a sağladığı savunma teknolojileri ve askeri sistemler bu süreçte önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla Bakü'nün her iki ülkeyle ilişkilerini geliştirmesinin kendi güvenlik ve dış politika gerekçeleri bulunmaktadır. Ancak tam da bu noktada İlham Aliyev yönetiminin cevaplaması gereken stratejik sorular ortaya çıkmaktadır.
İsrail ile derinleşen ortaklık, Türkiye ile kurulan müttefiklik ilişkisinin hangi ilkeleriyle uyumlu yürütülmektedir?
Ankara'nın Suriye ve Doğu Akdeniz'deki güvenlik kaygıları Bakü tarafından ne ölçüde dikkate alınmaktadır?
Azerbaycan'ın savunma alanındaki dış ortaklıkları, uzun vadede hangi teknolojik ve siyasi bağımlılıkları beraberinde getirebilir?
Kardeşlik, Azerbaycan'ın bağımsızlığını tartışmaya açmak değildir. Ancak bağımsızlık da müttefiklerin güvenlik kaygılarını görmezden gelmek anlamına gelmemelidir!
İşte tam bu noktada, ilk bakışta yalnızca Azerbaycan'ın iç meselesi gibi görünen başörtüsü tartışmaları, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin toplumsal ve siyasi güven boyutuyla birleşmektedir. Çünkü iki devlet arasındaki stratejik ortaklık yalnızca orduların, enerji hatlarının ve diplomatik anlaşmaların üzerine kurulmamıştır; bu ortaklığın arkasında iki toplumun birbirine duyduğu tarihi yakınlık da bulunmaktadır.
Türkiye'de 28 Şubat sürecinde başörtüsü nedeniyle eğitimden ve kamusal hayattan dışlanan insanların yaşadıkları hala hafızalardadır. Bu nedenle Azerbaycan'da başörtülü öğrenci ve öğretmenlerin eğitim kurumlarına kabul edilmediğine ilişkin haberler, Türkiye kamuoyunda yalnızca bir kıyafet tartışması olarak görülmemektedir. Bir tarafta İsrail ile giderek derinleşen stratejik ortaklık, diğer tarafta Türkiye'deki muhafazakar toplum kesimlerinin hassasiyetlerine dokunan din özgürlüğü tartışmaları yaşandığında, iki ülke arasındaki toplumsal güvenin nasıl etkileneceği sorusu kaçınılmaz hale gelmektedir!
Burada İsrail'in Azerbaycan'daki başörtüsü uygulamalarını yönlendirdiğine ilişkin doğrulanmış bir kanıt bulunmadığını özellikle belirtmek gerekir. Ancak farklı nedenlerden kaynaklanan bu gelişmelerin aynı dönemde yaşanması, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde birbirini besleyen siyasi gerilimler oluşturabilir. İşte stratejik açıdan değerlendirilmesi gereken bağlantı budur. Çünkü dış politikadaki ortaklıklar devletler arasında kurulur, fakat kalıcılıklarını büyük ölçüde toplumların karşılıklı güveninden alır.
Fransa'da eleştirdiğimiz bir uygulamayı Azerbaycan'da görmezden gelmek ilkeli bir yaklaşım olamaz! Devletin laik niteliğini korumak başka, vatandaşın dini inancını eğitim hakkının önünde engel haline getirmek başka şeydir!
Sayın İlham Aliyev! Karabağ'da kazanılan zafer, Azerbaycan tarihinin önemli dönüm noktalarından biridir. Ancak askeri başarılar, bir devletin bütün siyasi kararlarını tartışılmaz hale getirmez. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik yalnızca devlet başkanlarının yan yana verdiği fotoğraflardan ibaret değildir. Bu kardeşliğin arkasında ortak tarih, fedakarlık, güven ve karşılıklı sorumluluk vardır.
İsrail ile geliştirilen stratejik ilişkilerin Türkiye'nin milli güvenlik hassasiyetleri üzerindeki etkisini sorgulamak da Azerbaycan'daki din özgürlüğü uygulamalarını eleştirmek de tek başına Azerbaycan halkına düşmanlık anlamına gelmez. Tam tersine, devletler arasındaki kardeşliğin hem güvenlik hem de toplumsal meşruiyet boyutunu korumak açısından bu meselelerin açıkça konuşulması gerekir. Türkiye'deki gazetecilerin, aydınların ve vatandaşların dile getirdiği eleştiriler doğru bilgilere dayanmalı, hakaret ve tehditten uzak olmalıdır. Fakat devlet yönetiminin saygınlığı, farklı görüşleri bastırmakla değil, onlara hukuk ve demokratik ilkeler çerçevesinde cevap verebilmekle güçlenir. Karabağ'da toprak kazanmak tarihi bir başarıdır; o topraklarda yaşayan insanların haklarını, özgürlüklerini ve devlete duydukları güveni korumak ise sürekli devam eden bir yönetim sorumluluğudur!
Türkiye'nin milli güvenliği açısından İsrail'in Azerbaycan'daki artan nüfuzu, ne kanıtlanmamış senaryolar üzerinden kesin bir düşmanlık olarak değerlendirilmelidir ne de kardeşlik söyleminin gölgesinde sorgulanmadan bırakılmalıdır. Aynı şekilde Azerbaycan'daki din özgürlüğü tartışmaları da iki ülkenin stratejik ilişkilerinden tamamen bağımsız bir mesele olarak görülmemelidir. Çünkü Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ittifakın iki temel dayanağı vardır. Devletler arasındaki stratejik güven ve toplumlar arasındaki tarihi kardeşlik.
Bunlardan birinin zayıflaması diğerini de zamanla etkileyebilir. Ankara ile Bakü arasında Şuşa Beyannamesi'nin öngördüğü güvenlik istişarelerinin etkin biçimde yürütülmesi, savunma ortaklıklarının sonuçlarının değerlendirilmesi ve temel haklar konusundaki eleştirilerin karşılıklı saygı içinde ele alınması bu nedenle önemlidir. Gerçek devlet aklı, dostlukları korurken riskleri görmezden gelmemek; eleştirileri dile getirirken de kardeşliği zedelememektir.
Son söz Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, yalnızca ortak düşmanlara karşı verilen mücadelelerle değil, birbirlerinin güvenliğine, bağımsızlığına ve halklarının haklarına gösterdikleri saygıyla güçlenecektir. Devletler kazandıkları savaşlarla tarih yazar, fakat kurdukları adil düzen ve doğru stratejik dengelerle geleceği güvence altına alır!
GELİYOR GELMEKTE OLAN!

