- Sebahattin Terzi’nin kaleminden..
Şikâyetim bir kişiden değil; unutulan dostluklardan, sessiz kalan telefonlardan, yavaş yavaş ölen insanlığımızdan…
Bir zamanlar dostluklarımız vardı.
Öyle sosyal medyada "beğen" tuşuna basmakla başlayan, doğum gününde otomatik mesaj göndermekle biten dostluklar değil…
Kapıyı çalmadan eve girilen, çayın bahane edildiği, sohbetin saatler sürdüğü, "Bir ihtiyacın var mı?" sorusunun içtenlikle sorulduğu dostluklar…
Bugün dönüp etrafıma bakıyorum.
Telefon rehberlerimiz dolu…
Sosyal medya hesaplarımız yüzlerce, binlerce kişiyle çevrili…
Ama nedense yalnızlığımız her geçen gün biraz daha büyüyor.
Çünkü artık insanlar birbirinin hayatında değil, sadece ekranında yer alıyor.
---
Bir haftadır hastayım.
Doktorlar vücudumdaki enfeksiyonun çok yüksek olduğunu söyledi.
Normalde en fazla 5 olması gereken CRP değerim 83'e çıktı.
Ayağım öyle şişti ki 42 numara ayakkabı giyen ayağım bugün 46 numaraya sığmıyor.
Altı buçuk gündür evden dışarı çıkamadım.
Ağrılar, halsizlik, uykusuzluk…
Ama bunların hiçbiri canımı, telefonumun sessizliği kadar acıtmadı.
132 saat…
Tam 132 saat…
Ne telefon çaldı…
Ne kapı çalındı…
Ne de bir dost çıkıp,
"Nasılsın?"
deme ihtiyacı hissetti.
---
Oysa ben böyle biri olmadım.
Dostlarımı hep aradım.
"Bir çay içelim."
"Biraz sohbet edelim."
"Hasbihâl edelim."
diyen taraf hep ben oldum.
Yaşlıları ziyaret ettim.
Hastaları aradım.
Büyüklerimin elini öptüm.
Arkadaşlarımı ihmal etmemeye çalıştım.
Hatta öyle ki…
Bir gün içinde üç dostumla görüşemezsem o günü eksik yaşanmış sayardım.
Meğer bütün bu buluşmaların ortak noktası benmişim.
Ben arayınca dostluk varmış…
Ben susunca sessizlik başlamış.
---
İnsanı en çok üzen şey hastalık değildir.
Yalnızlıktır.
Unutulmaktır.
Yokluğunun fark edilmemesidir.
Hayatın içinde olup da kimsenin seni merak etmemesidir.
Çünkü insan, zor gününde dostunun sesini duymak ister.
Bir tas çorba getirmesini değil…
Bir saat yanında oturmasını değil…
Bazen sadece;
"Geçmiş olsun kardeşim."
demesini ister.
---
Kendi kendime düşünüyorum…
Biz ne zaman bu kadar uzaklaştık?
Ne zaman birbirimizin acısını hissetmez olduk?
Ne zaman dostluklarımızı birkaç emojiden ibaret sandık?
Pandemi mi değiştirdi bizi?
Yoksa pandemi sadece zaten kopmak üzere olan bağlarımızı mı tamamen kopardı?
---
Bugün anladım ki…
Kalabalıklar içinde yaşamak, dost sahibi olmak anlamına gelmiyormuş.
Rehberinde binlerce isim olması, yalnız olmadığın anlamına gelmiyormuş.
Asıl zenginlik, seni merak eden birkaç insanmış.
---
Belki de hepimiz kendimize şu soruyu sormalıyız:
Uzun zamandır aramadığımız kaç dostumuz var?
Kaç komşumuzun kapısını çalmıyoruz?
Kaç akrabamızın sesini aylarca duymuyoruz?
Ve en acısı…
Bir gün biz de sessizce kaybolsak…
Yokluğumuzu kaç kişi fark eder?
---
Ben bugün kimseyi suçlamıyorum.
Kimseye kırgınlığımı büyütmek de istemiyorum.
Ama bir gerçeği yüksek sesle söylemek istiyorum:
"İnsan ilişkilerimiz alarm veriyor."
Teknoloji gelişiyor…
Şehirler büyüyor…
Evler güzelleşiyor…
Ama gönüller küçülüyor.
Telefonlarımız akıllanıyor…
İnsanlar ise birbirinden uzaklaşıyor.
Ve korkarım ki böyle devam ederse, bir gün cenazelerimiz kalabalık olacak belki…
Ama hayatımız boyunca kapısını çalmadığımız insanlar, tabutumuzun ardından sadece birkaç dakika yürüyüp evlerine dönecekler.
Çünkü dostluk, öldüğümüzde değil; yaşarken hatırlanmaktır.
Ve insan, en çok da yaşarken unutulduğunda incinir.

