Türkiye’de son dönemde giderek belirginleşen ciddi bir yönetim ve siyasal ahlak problemiyle karşı karşıyayız. Makamın hizmet aracı olmaktan çıkıp şahsi itibar, güç ve görünürlük aracına dönüşmesi.
Salih Altınışık
Çeşitli vesilelerle makam ve sorumluluk sahibi insanlarla bir araya geldiğinizde, sahadaki toplumsal beklentileri takip ettiğinizde ve sosyal medyada oluşturulan görüntüyle gerçek hayattaki davranışları karşılaştırdığınızda çarpıcı bir tezat ortaya çıkıyor. Sosyal medyada halkın arasında görünen, esnafla çay içen, vatandaşla kucaklaşan yönetici; kimi zaman makam kapısının ardında aynı vatandaşa ulaşılmaz hale gelebiliyor. İşte asıl mesele budur.
Halkla fotoğraf vermek, halkla beraber olmak değildir. Vatandaşı dinliyormuş gibi görünmek, vatandaşı dinlemek değildir. Görünür olmak da hizmet etmek değildir.
Bugün bazı makam sahiplerinde giderek güçlenen bir makam narsisizmi gözlemliyoruz. Makam geçici olduğu halde, makamın insanda oluşturduğu güç duygusu kalıcıymış gibi yaşanıyor. Eleştiri rahatsız ediyor, farklı fikir tehdit gibi algılanıyor; liyakatli insanların sözü yerine makam sahibinin hoşuna gidecek sözler tercih ediliyor. Bunun sonucu yalnızca kibir değildir. Çok daha ağır bir sonucu vardır.
Kurumsal körleşme.
Çünkü çevresinde yalnızca kendisini alkışlayan insanlar bulunan yönetici, bir süre sonra toplumun gerçek sesini duyamaz. Gerçek problemlerin yerini hazırlanmış programlar, gerçek vatandaşın yerini seçilmiş kalabalıklar, hizmetin yerini ise fotoğraf ve video almaya başlar. Bu körleşmenin en düşündürücü sonuçlarından biri de Türkiye’nin yetişmiş insan gücüne karşı geliştirilen mesafedir.
Yıllardır yurt dışında yaşayan; bulunduğu ülkede siyasal, toplumsal ve kurumsal sorumluluk üstlenen, Türkiye ile bağını hiçbir zaman kaybetmeyen, ülkesinin hak ve menfaatlerini bulunduğu her zeminde savunan ve hiçbir makam beklemeden Türkiye için gönüllü sorumluluk taşıyan ciddi bir insan birikimimiz vardır.
Bu insanlar Türkiye’yi uzaktan seyreden insanlar değildir. Bulundukları ülkelerin siyasetini, bürokrasisini, sivil toplumunu ve kurumsal kültürünü bilen; farklı sistemlerin güçlü ve zayıf taraflarını bizzat tecrübe etmiş; Türkiye ile yaşadıkları toplumlar arasında yıllardır köprü kuran gönüllü dava ve hizmet insanlarıdır. Mesele bu insanlara makam veya mevki verilmesi meselesi değildir.
Mesele, Türkiye’nin sahip olduğu yetişmiş insan gücünden neden yeterince istifade edemediği meselesidir.
Çünkü bir devletin büyüklüğü yalnızca yetiştirdiği insanlarla değil, dünyanın neresinde olursa olsun yetişmiş insanlarını ülkesinin ortak aklına ne ölçüde katabildiğiyle de anlaşılır. Ne var ki bu insanlar Türkiye’ye geldiklerinde zaman zaman hak ettikleri fikri ve toplumsal karşılığı bulamamakta; birikimlerinden yararlanılması gerekirken görünmez mesafelerle karşılaşabilmektedir. Daha düşündürücü olan ise toplumla buluşabilecek, fikirleriyle katkı sağlayabilecek, siyasi ve toplumsal tecrübeleriyle örnek oluşturabilecek insanların önünün açılması gerekirken, kimi zaman tam tersine toplumla kesişme alanlarının daraltıldığı yönünde oluşan kanaattir.
Burada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir siyasal psikoloji vardır. Makam sahibi, kendisinden bağımsız biçimde toplumda karşılığı bulunan nitelikli insanı ülke için bir imkan olarak mı görüyor, yoksa kendi konumu açısından bir tehdit olarak mı?
Çünkü makamı olmadan hizmet üretebilen, toplumla doğal ilişki kurabilen ve yılların birikimini Türkiye’ye taşımak isteyen insanın varlığı, kaçınılmaz olarak rahatsız edici bir soruyu beraberinde getirir. “Makamı olmayan bütün bunları yapabiliyorsa, makamı olan neden yapmıyor?”
İşte bazı dar siyasal anlayışların rahatsızlığı tam da burada başlayabilir. Kendisini makamıyla vazgeçilmez hale getirmeye çalışan anlayış, kendisinden bağımsız güçlü şahsiyetleri bazen imkan değil, rakip olarak görür. Çünkü güçlü insan toplumla buluştuğunda makamın değil; liyakatın, birikimin, şahsiyetin ve hizmetin belirleyici olabileceğini gösterir.
Böyle bir anlayışın vardığı yer son derece tehlikelidir. Liyakat rakip, birikim tehdit, şahsiyet ise risk olarak görülmeye başlanır. Oysa gerçek devlet aklı bunun tam tersini emreder.
Gerçek devlet adamı kendisinden güçlü insanlardan korkmaz; onları ülkesinin hizmetine kazandırır. Kendisinden fazla bilen insanı susturmaz; ondan istifade eder. Toplumda karşılığı bulunan insanın önünü kesmez; ona alan açar.
Çünkü büyük siyasetçi etrafındaki insanları küçülterek büyümez; büyük insanları ülkesine kazandırarak büyür. Burada konu şahıslar değildir. Kimin hangi göreve geleceği de değildir. Asıl mesele, Türkiye’nin yetişmiş insanını tanıyacak, dinleyecek ve ortak akla dahil edecek bir yönetim kültürünü inşa edip edememesidir.
Yurt dışında yıllarca Türkiye için gönüllü sorumluluk taşımış insanların birikimini görmezden gelmek, yalnızca o insanlara yapılmış bir haksızlık değildir. Türkiye’nin kendi insan gücünü heba etmesidir ve devletler için en pahalı israf, para israfından önce insan israfıdır.
Eskiden makamın ağırlığı, makam sahibinin ne kadar göründüğüyle değil, ne kadar iş yaptığıyla ölçülürdü. Devlet ve kamu terbiyesinde makam bir imtiyaz değil, emanetti. Kapıya gelen vatandaş yük değil, o makamın varlık sebebiydi. Bugün ise bunun tersine dönen örneklerle giderek daha fazla karşılaşıyoruz.
Bir hizmetin kendisinden önce videosu hazırlanıyor. Bir ziyaretin toplumsal faydasından önce hangi fotoğrafın paylaşılacağı düşünülüyor. Vatandaşla kurulan temasın samimiyetinden önce kameranın açısı önem kazanıyor. Böylece hizmet siyaseti, gösteri siyasetine dönüşüyor.
Oysa toplumun yöneticiden beklediği şey takipçi sayısı değil; adalet, liyakat, ulaşılabilirlik, tevazu ve sonuçtur.
Bir belediye başkanının, bürokratın, milletvekilinin, sivil toplum veya kamu yöneticisinin başarısı sosyal medyada kaç milyon kişiye ulaştığıyla değil, sorumluluğunu taşıdığı insanların hayatında neyi değiştirdiğiyle ölçülmelidir. Daha da önemlisi, makam sahibinin kibri yalnızca kendisini bozmaz; toplumsal ahlakı da aşağıya doğru dönüştürür.
Çünkü toplum yukarıya bakar. Yukarıda gösteriş ödüllendiriliyorsa aşağıda gösteriş çoğalır. Yukarıda liyakat yerine sadakat aranıyorsa insanlar çalışmanın değil, yakınlığın sonuç getirdiğine inanmaya başlar. Yukarıda eleştiri cezalandırılıp alkış ödüllendiriliyorsa kurumların etrafını hakikati söyleyenler değil, hoş görünmeye çalışanlar sarar.
İşte çürüme tam burada başlar. Devleti ve siyaseti zayıflatan yalnızca kötü kararlar değildir. Makam sahibine hakikati söyleyecek insanların azalması ve nitelikli insanların bilinçli ya da bilinçsiz biçimde sistemin dışında tutulması da bir yönetim problemidir.
Türkiye’nin yeni bir makam anlayışına değil, aslında kendi köklü devlet ve hizmet geleneğinin temel ilkesine yeniden ihtiyacı vardır.
Makam yükselmek için değil, yük almak içindir.
Makam sahibi toplumdan uzaklaştıkça büyümez; küçülür. Eleştiriden kaçtıkça güçlenmez; gerçeklerden kopar. Sosyal medyada milyonlara ulaşırken kapısındaki bir vatandaşa ulaşılmaz hale geliyorsa, orada iletişim başarısından değil, yönetim krizinden söz etmek gerekir.
Türkiye’nin, ister ülke içinde ister dünyanın herhangi bir yerinde yetişmiş olsun, kendisini bu ülkeye karşı sorumlu hisseden hiçbir nitelikli insanını dışarıda bırakma lüksü yoktur.
Çünkü devlet adamlığı kendine alan açmak değil, memlekete insan kazandırmaktır.
Artık yöneticiler arasında kim daha fazla görünecek yarışını değil; kim daha fazla hizmet edecek, kim daha fazla nitelikli insanı ülkenin hizmetine kazandıracak ve en önemlisi, kim kendisinden daha güçlü insanlara alan açabilecek yarışını konuşmalıyız.
Çünkü devlet ciddiyeti kameranın önünde değil, kamera kapandıktan sonra başlar ve unutulmamalıdır. Makamlar baki değildir. Fotoğraflar unutulur. Takipçi sayıları değişir. Unvanlar sona erer.
Geride yalnızca yapılan hizmet, bırakılan eser, yetiştirilen insanlar ve milletin hafızasındaki karakter kalır.
Makamını korumak için güçlü insanlardan korkanlar günü kurtarabilir.
Güçlü insanları milletin hizmetine kazandıranlar ise geleceği kurar. Gerçek devlet adamlığı da tam olarak budur.

