**17 Ağustos 1999… Saat 03.02.**
- O gece yalnızca binalar yıkılmadı. Binlerce ailenin hayatı, hayalleri ve geleceği de enkaz altında kaldı.
Türkiye'nin yakın tarihinin en karanlık gecelerinden biri…
İnsanların büyük bölümü uykudaydı. Birkaç saniye içinde evler mezara, sokaklar enkaz alanına, hayatlar tarifsiz bir acıya dönüştü.
Çığlıklar gökyüzüne yükseldi.
Anneler çocuklarını, çocuklar anne babalarını aradı.
Ben de o depremde iki yeğenimi kaybettim.
Çektiğimiz acının tarifini bugün bile yapmak mümkün değil.
Aradan tam 27 yıl geçti.
Ama bazı acıların takvimi olmaz.
17 Ağustos, benim için yalnızca bir deprem tarihi değildir. Bir ülkenin kendi ihmalleriyle yüzleşmekten kaçışının da sembolüdür.
---
O GECE NE OLDU?
17 Ağustos 1999'da Kocaeli/Gölcük merkezli meydana gelen deprem, Marmara Bölgesi'ni adeta yerinden oynattı.
Depremin büyüklüğü farklı kurumların ölçümlerinde farklı değerlerle ifade edilse de yaklaşık 7,4-7,6 büyüklüğündeki sarsıntı, Türkiye'nin en büyük sanayi ve nüfus merkezlerinden birini vurdu.
Resmî kayıtlara göre on binlerce insan hayatını kaybetti, on binlercesi yaralandı.
Yüz binlerce konut ve iş yeri hasar gördü.
Yaklaşık 16 milyon insan, depremden farklı düzeylerde etkilendi.
Ancak 17 Ağustos'un gerçek bilançosu yalnızca rakamlardan ibaret değildi.
Her rakamın arkasında bir insan vardı.
Bir anne…
Bir baba…
Bir çocuk…
Bir kardeş…
Bir yeğen…
Bir hayat…
Ve geride kalanların ömür boyu taşıdığı bir yara.
---
ASIL SORU ŞU: DEPREM Mİ ÖLDÜRDÜ, BİZ Mİ?
Deprem doğanın gerçeğidir.
Fay hattı insanın düşmanı değildir.
Deprem öldürmez; dayanıksız yapı öldürür.
Yanlış yere yapılan bina öldürür.
Denetimsiz yapılaşma öldürür.
Bilime rağmen hazırlanan imar planları öldürür.
Malzemeden çalmak öldürür.
Kolon kesmek öldürür.
Ruhsat verirken sorumluluğunu yerine getirmemek öldürür.
Ve en önemlisi, bütün bunları bildiğimiz halde hiçbir şey yapmamak öldürür.
17 Ağustos'tan sonra hepimiz aynı cümleyi söyledik:
“Bir daha böyle olmayacak.”
Peki oldu mu?
Olmadı.
Daha doğrusu, yeterince olmadı.
---
17 AĞUSTOS BİZE NE ÖĞRETTİ?
Deprem sonrasında binlerce bina incelendi.
Kaçak yapılar, mühendislik kurallarına aykırı binalar, uygun olmayan zeminlere yapılan yapılar ve denetim eksiklikleri tartışıldı.
Deniz kumu kullanıldığı, yeterli demir ve çimento kullanılmadığı, yapıların bilimsel kurallara aykırı biçimde inşa edildiği yönünde sayısız tespit ve dava gündeme geldi.
Peki sonuç?
Binlerce insan öldü.
Yaklaşık 2.100 dava açıldı.
Fakat davaların önemli bir bölümü çeşitli aflar, ertelemeler ve zaman aşımı süreçleri nedeniyle etkili bir cezalandırmayla sonuçlanmadı.
Toplumun hafızasında ise geriye şu soru kaldı:
Bunca insanın ölümünden gerçekten kim sorumluydu?
Sadece müteahhit mi?
Peki ruhsatı kim verdi?
Projeyi kim onayladı?
Yapıyı kim denetledi?
İmar planını kim hazırladı?
Zemin araştırmasını kim yaptı?
Eksiklikleri görüp kim sustu?
Ve bütün bunların üzerinde siyasi sorumluluğu olanlar nerede?
---
ADAPAZARI'NDA TARİHLE YÜZLEŞMEDEN 17 AĞUSTOS ANLAŞILAMAZ
Adapazarı'nın yerleşim tarihi ve şehir merkezinin belirlenmesi konusunda geçmişten bugüne uzanan tartışmalar da 17 Ağustos'un ardından yeniden gündeme geldi.
Özellikle şehir merkezinin belirlenmesinde zemin koşullarının ne ölçüde dikkate alındığı, dönemin siyasi ve ekonomik ilişkilerinin karar süreçlerini etkileyip etkilemediği bugün dahi araştırılması gereken önemli tarihsel sorulardır.
Geçmişte Adapazarı'nın vilayet merkezi olarak konumlandırılması sırasında kimlerin hangi gerekçelerle devreye girdiği, hangi arazilerin kamulaştırıldığı, şehir merkezinin neden o bölgede oluşturulduğu ve dönemin yöneticilerinin bilimsel verilere ne ölçüde başvurduğu açık biçimde ortaya konulmalıdır.
Çünkü eğer geçmişte alınmış bir karar, bilinen jeolojik gerçeklere rağmen verilmişse ve bu kararın ağır sonuçları olmuşsa, bunun hesabı yalnızca siyasi tarih açısından değil, vicdan ve kamu sorumluluğu açısından da sorulmalıdır.
Burada mesele geçmişte yaşamış insanları suçlamak değil.
Mesele şudur:
Devlet, şehirleri belirlerken bilimi mi esas aldı, yoksa dönemin siyasi ve ekonomik hesapları mı ağır bastı?
Bu sorunun cevabı belgelerle, arşivlerle ve bağımsız tarihsel araştırmalarla ortaya çıkarılmalıdır.
---

SONRA 6 ŞUBAT GELDİ…
Takvimler 6 Şubat 2023'ü gösterdiğinde Türkiye bir kez daha aynı gerçekle yüzleşti.
Bu kez Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem…
Biri 7,8, diğeri 7,6 büyüklüğünde.
Saatler içinde milyonlarca insanın hayatı değişti.
Türkiye'de resmî açıklamalara göre 53 binden fazla insan hayatını kaybetti.
On binlerce insan yaralandı.
Şehirler yıkıldı.
Aileler dağıldı.
Çocuklar yetim kaldı.
İnsanlar günlerce enkaz altında kurtarılmayı bekledi.
Ve Türkiye bir kez daha aynı soruyu sordu:
“Neden?”
Oysa bu sorunun cevabını 17 Ağustos'tan beri biliyorduk.
---
17 AĞUSTOS'TAN 6 ŞUBAT'A DEĞİŞEN NE OLDU?
Takvim değişti.
Şehirler değişti.
Depremin merkez üssü değişti.
Ama bazı sorunlar değişmedi.
Yapı denetimi…
İmar kararları…
Zemin…
Kaçak yapılaşma…
Ruhsat…
Müteahhitlik sistemi…
Sorumluluk zinciri…
Ve en önemlisi:
Hesap verme meselesi.
6 Şubat sonrasında bazı müteahhitler, mühendisler ve sorumlular hakkında davalar açıldı.
Örneğin Kahramanmaraş'taki Selam Apartmanı davasında, 83 kişinin hayatını kaybettiği binanın statik proje müellifi ve fenni mesulü hakkında hapis cezaları verildi.
Elbette suç işleyen herkes hukuk önünde hesap vermelidir.
Ama mesele yalnızca birkaç kişinin cezaevine gönderilmesi değildir.
Asıl mesele, aynı binanın neden o şekilde yapılmasına izin verildiğinin bütün zinciriyle ortaya çıkarılmasıdır.
Müteahhit varsa denetçi vardır.
Denetçi varsa belediye vardır.
Belediye varsa ruhsat vardır.
Ruhsat varsa imar planı vardır.
İmar planı varsa devletin ilgili kurumları vardır.
Öyleyse sorumluluk zincirinin yalnızca en alt halkasında duran birkaç kişiye indirgenmesi, gerçek sorunu çözmez.
---
BİR MÜTEAHHİDİ CEZALANDIRMAK YETMEZ
Bir bina çöktüğünde yalnızca “müteahhit suçlu” demek kolaydır.
Asıl zor olan şudur:
O binanın yapılmasına kadar geçen bütün süreci incelemek.
Kim projeyi çizdi?
Kim onayladı?
Kim denetledi?
Kim ruhsat verdi?
Kim iskân verdi?
Kim zemini inceledi?
Kim eksiklikleri gördü?
Kim görmezden geldi?
Kim imza attı?
Ve kim siyasi sorumluluk taşıyordu?
İşte adalet tam burada başlar.
Çünkü bir binanın altında 80 insan öldüyse, mesele sadece beton ve demir değildir.
O binanın altında bir devlet mekanizmasının bütün zaafları da vardır.
---
TÜRKİYE'Yİ DAHA BÜYÜK DEPREMLER BEKLİYOR
Bugün artık herkes biliyor:
Türkiye bir deprem ülkesidir.
Marmara'dan Ege'ye, Doğu Anadolu'dan Kuzey Anadolu Fay Hattı'na kadar ülkenin geniş bir bölümü ciddi deprem riski taşıyor.
Yeni depremler olacak.
Bunun olup olmayacağı tartışılmıyor.
Asıl tartışılması gereken:
Bir sonraki deprem olduğunda kaç kişinin öleceği.
İşte bunu değiştirebiliriz.
Depremi engelleyemeyiz.
Ama yıkımı engelleyebiliriz.
Ölümü azaltabiliriz.
Şehirleri dönüştürebiliriz.
Riskli binaları yıkıp güvenli yapılar inşa edebiliriz.
İmarı bilime göre düzenleyebiliriz.
Fay hatlarını dikkate almayan şehircilik anlayışından vazgeçebiliriz.
Ve en önemlisi, deprem hazırlığını siyasi iktidarların dönemsel projesi olmaktan çıkarıp devlet politikası haline getirebiliriz.
---
FAKAT BİR SORUN DAHA VAR
Bütün bunları yapmak için yalnızca kanun çıkarmak yetmez.
Kanunlara uyan bir devlet mekanizması gerekir.
İşini dürüst yapan mühendis gerekir.
Bilime saygı duyan siyasetçi gerekir.
Rüşvete tenezzül etmeyen bürokrat gerekir.
Malzemeden çalmayan müteahhit gerekir.
Ve kurallara uyan vatandaş gerekir.
Çünkü depremle mücadele sadece devletin değil, **toplumun tamamının meselesidir.**
Kurala uymayan vatandaş…
İşini kötü yapan müteahhit…
Denetimi göstermelik yapan görevli…
Ruhsat sürecinde göz yuman bürokrat…
Siyasi baskıyla karar değiştiren yönetici…
Ve bunların hepsini normalleştiren toplum…
Aynı zincirin halkalarıdır.
---
PEKİ SÖYLEYİN BANA: BU İŞ NASIL OLACAK?
İşte 17 Ağustos'un 27. yılında asıl sorulması gereken soru budur.
Bu iş nasıl olacak?
Bir başka deprem olduğunda yine televizyonlara çıkıp:
“Milletimizin başı sağ olsun.”
“Devletimiz tüm imkânlarıyla sahada.”
“Yaralarımızı birlikte saracağız.”
demekle mi?
Sonra birkaç yıl geçecek…
Unutacağız.
Yeni binalar yükselecek.
Yeni imar planları yapılacak.
Yeni ruhsatlar verilecek.
Yeni siyasi tartışmalar başlayacak.
Ve bir sabah…
Saat 03.02'de ya da başka bir saatte…
Toprak yeniden sallanacak.
Biz yine enkaz başında birbirimize aynı soruyu soracağız:
“Bunu nasıl bilemedik?”
Hayır!
Bileceğiz.
Çünkü biliyoruz.
Fay hatlarını biliyoruz.
Riskli bölgeleri biliyoruz.
Çürük binaları biliyoruz.
Dayanıksız yapı stokunu biliyoruz.
Yanlış imar kararlarını biliyoruz.
Denetim sorunlarını biliyoruz.
Sorunun nerede olduğunu biliyoruz.
Eksik olan bilgi değil.
Eksik olan irade.
---
17 AĞUSTOS'U ANMAK, SADECE ÖLENLERİ ANMAK DEĞİLDİR
Bugün iki yeğenimin acısını hâlâ içimde taşıyorum.
Benim için 17 Ağustos, takvimde kırmızıyla işaretlenmiş bir tarih değildir.
O gün kaybettiğim insanların yüzüdür.
Onların yarım kalan hayatlarıdır.
Ailelerin boş kalan sofralarıdır.
Çocukların babasız, anne babaların evlatsız kalmasıdır.
Ama 17 Ağustos'u gerçekten anmak istiyorsak sadece mezarlıklara gidip dua etmek yetmez.
Onların neden öldüğünü de sormalıyız.
Çünkü ölüler bizden yalnızca dua istemiyor.
Onların ölümünden ders çıkarmamızı istiyor.
Bir daha aynı acının yaşanmamasını istiyor.
Devletin, siyasetçinin, müteahhidin, mühendisin, belediyenin ve vatandaşın sorumluluğunu yerine getirmesini istiyor.
---
ÇÜNKÜ BİR ÜLKEYİ DEPREM YIKMAZ.
Bir ülkeyi; ihmalkârlık, açgözlülük, denetimsizlik, liyakatsizlik ve hesap vermeme kültürü yıkar.
17 Ağustos'ta enkazların altında yalnızca insanlar kalmadı.
Bir sistemin bütün zaafları da enkaz altında kaldı.
6 Şubat'ta o enkaz yeniden karşımıza çıktı.
Şimdi önümüzde üçüncü bir sınav var.
Ve bu kez sınavın adı deprem değil.
Sınavın adı: Ders çıkarıp çıkarmadığımız.
Eğer yine unutursak, bir sonraki deprem olduğunda kaybedeceklerimiz yalnızca binalar olmayacak.
Çocuklarımızın hayatlarını, geleceğimizi ve vicdanımızı da kaybedeceğiz.
27 yıl önce ben de iki yeğenimi kaybettim.
Bugün kendime ve herkese aynı soruyu soruyorum:
Daha kaç 17 Ağustos, daha kaç 6 Şubat yaşayacağız?
Daha kaç insanın ölümünü “kader” diyerek geçiştireceğiz?
Ve daha kaç kez enkazın başında ağladıktan sonra, enkazın oluşmasına neden olan sistemi unutacağız?
Artık yeter.
Depremi durduramayız.
Ama insanlarımızın ölmesini durdurabiliriz.
Bunun için de önce binaları değil, zihniyetimizi sağlamlaştırmak zorundayız.

