- BİZ İSE ONLARA “ALMANCI” DEDİK.
Bazı insanların hayatı doğduğu topraklarda başlar ama ömrü hiç ait olamadığı diyarlarda tükenir.
Türkiye'den yüz binlerce insan, bir valizin içine birkaç parça elbise, cebine ise sadece umut koyarak yola çıktı. Arkalarında gözyaşları içinde kalan annelerini, babalarını, eşlerini, çocuklarını, nişanlılarını ve en sevdiklerini bıraktılar. Tren garlarında, otobüs terminallerinde, limanlarda yaşanan vedalar, aslında bir ailenin değil, bir milletin ortak acısıydı.
Onlar ekmek parası için gittiler.
Kimisi daha köyünden bile çıkmamıştı. Kimisi ilk kez trene, ilk kez uçağa biniyordu. Hiç bilmedikleri bir dile, yabancı bir kültüre, sert bir iklime ve acımasız bir çalışma hayatına doğru yürüdüler. Arkalarında bıraktıkları sadece evleri değildi; çocuklarının ilk adımları, anne babalarının yaşlılığı, bayram sabahları, cenazeler, düğünler ve yarım kalan hayatlarıydı.
Gurbet onların kaderi oldu.
Maden ocaklarında ciğerlerini bıraktılar.
Fabrikalarda gençliklerini tükettiler.
İnşaatlarda bedenlerini eskittiler.
Yıllarca aynı yatağa değil, aynı özleme baş koydular.
Ne dili biliyorlardı ne de kimseleri vardı. Ama sabrettiler.
Çünkü arkalarında bekleyen insanlar vardı.
Almanya'nın o yıllarda söylenen meşhur sözü aslında her şeyi anlatıyordu:
"Biz işçi bekliyorduk, ama insanlar geldi."
Evet…
Gidenler sadece işçi değildi.
Onlar bir babaydı.
Bir anneydi.
Bir evlattı.
Bir eşti.
Bir kardeşti.
Ve hepsinden önemlisi; kalbi memleketinde atan insanlardı.
Kazandıkları parayı kendilerine harcamadılar.
Çocuklarının geleceği için, anne babalarının rahat etmesi için, köylerinde ocaklar sönmesin diye alın terlerini memlekete gönderdiler.
O paralarla evler yapıldı.
Tarlalar alındı.
Traktörler satın alındı.
Kardeşler okutuldu.
Yoksul aileler ayağa kalktı.
Bugün Anadolu'nun birçok köyünde yükselen o evlerin temelinde sadece beton değil, gurbetçinin gözyaşı vardır.
Onlar yaz tatillerinde memlekete geldiklerinde köy bayram yerine dönerdi.
Çocuklar günler öncesinden yol gözlerdi.
Evlerde en güzel yemekler hazırlanırdı.
Kete, katmer, bişi, hinkal…
Komşular toplanır, geceler boyunca gurbet hikâyeleri anlatılırdı.
Ve o bavullar…
Kendi ihtiyaçlarını erteleyip başkalarını sevindirmek için doldurdukları bavullar…
Çikolata…
Oyuncak…
Saat…
Kumaş…
Ayakkabı…
Herkese mutlaka bir hediye vardı.
Çünkü onlar paylaşmayı biliyordu.
Yıllar geçti…
Hayalleri birkaç yıl çalışıp dönmekti.
Ama gurbet insanı yavaş yavaş içine çekti.
Çocuklar büyüdü.
Aileler Almanya'ya taşındı.
Ömürler geçti.
Saçlar ağardı.
Ve bir gün emekli olup memlekete döndüklerinde bambaşka bir gerçekle karşılaştılar.
Almanya'da "yabancıydılar."
Türkiye'de ise "Almancı."
İki ülkeye de ait olamayan, iki vatan arasında sıkışıp kalan bir nesil oldular.
Ne acıdır ki…
Yıllarca herkes için çalışan insanlar, zamanla sadece getireceği hediyeler ve göndereceği paralarla hatırlanmaya başladı.
Telefonlar çoğu zaman "Nasılsın?" demek için değil, "Bir isteğimiz var..." demek için açıldı.
Gönderdikleri paralar emek değil, sanki mecburiyet gibi görüldü.
Fedakârlıkları zamanla sıradanlaştırıldı.
Onlar özlem çekerken, biz çoğu zaman sadece gönderdikleri dövizleri konuştuk.
Belki de en büyük haksızlığı burada yaptık.
Çünkü onların kazandığı para kolay değildi.
Her kuruşunda alın teri vardı.
Her maaşın içinde yalnız geçirilen bayramlar…
Kaçırılan çocukluklar…
Anne cenazesine yetişememek…
Baba son nefesini verirken yanında olamamak…
Ve geceleri yastığa sessizce dökülen gözyaşları vardı.
Biz ise çoğu zaman bunları görmedik.
Onların fedakârlığını bir görev sandık.
Gönderdiklerini hak bildik.
Kıymetlerini ise çok geç anladık.
Bugün Avrupa'da yaşayan milyonlarca Türk hâlâ aynı mücadeleyi veriyor.
Bir yandan yaşadığı ülkeye kendini kabul ettirmeye çalışıyor.
Diğer yandan kendi vatanında zaman zaman ötekileştiriliyor.
Kimi zaman "döviz getirince makbul", kimi zaman "Almancı" diye küçümsenen insanlar oluyorlar.
Oysa onlar bu milletin sessiz kahramanlarıdır.
Onlar sadece ailelerini değil, Türkiye ekonomisini de yıllarca ayakta tuttular.
Onların gönderdiği dövizlerle nice evler kuruldu, nice çocuklar okudu, nice umutlar yeşerdi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, belki de söylememiz gereken tek bir cümle var:
Affedin bizi...
Sizi yeterince anlayamadık.
Çektiğiniz hasreti hissedemedik.
Verdiğiniz emeğin büyüklüğünü zamanında göremedik.
Belki de size en çok ihtiyaç duyduğunuz şey olan vefayı gösteremedik.
Hayatını gurbet yollarında tüketen, madenlerde, fabrikalarda, inşaatlarda alın terini bırakan bütün gurbetçilerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.
Hayatta olanlara sağlık, huzur ve uzun ömür diliyorum.
Onlar, sadece ekmek kazanmadılar.
Bir milletin geleceğini omuzladılar.
Ve unutmayalım…
Gurbetçinin cebinde para vardı belki… Ama yüreğinde ömür boyu dinmeyen bir memleket hasreti taşıdı.
İşte biz, en çok da o hasreti anlamakta geç kaldık.

