Dünya bugün yalnızca silahların değil, siyasi kararların da gölgesinde yaşıyor. Bir devletin gücü, hukukun önüne geçtiğinde yalnızca hedef alınan ülkeler değil, uluslararası düzen de yara alıyor.
Son günlerde uluslararası basında yer alan değerlendirmeler, özellikle de The Guardian'da yayımlanan bir görüş yazısı, dikkat çekici bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Yazıda, Donald Trump'ın İran'a yönelik askeri yaklaşımının uluslararası hukuku hiçe saydığı, Kongre'nin onayı olmadan yürütülen operasyonların hem hukuki hem de siyasi meşruiyet açısından ciddi soru işaretleri doğurduğu savunuluyor. Ayrıca bu politikaların yalnızca İran'ı değil, tüm dünyayı daha büyük bir çatışma riskine sürüklediği ileri sürülüyor.
Elbette İran'ın bölgesel politikaları, nükleer programı ve destek verdiği silahlı gruplar uzun yıllardır uluslararası toplumun gündeminde yer alıyor. Ancak bir ülkenin tehdit oluşturduğu düşüncesi, uluslararası hukukun askıya alınmasını haklı göstermez. Hukukun üstünlüğü, en zor zamanlarda bile korunması gereken evrensel bir ilkedir.
Birleşmiş Milletler sistemi, devletlerin tek taraflı güç kullanımını sınırlandırmak amacıyla kurulmuştur. Güçlü devletlerin uluslararası kuralları kendi çıkarlarına göre yorumlaması, küresel güvenliği artırmak yerine daha kırılgan hale getirir. Bu nedenle birçok hukuk uzmanı, İran'a yönelik askeri operasyonların hukuki dayanaklarını tartışmaya açmış ve uluslararası hukuk açısından ciddi eleştiriler yöneltmiştir.
Bugün asıl sorgulanması gereken soru şudur: Dünya barışı daha fazla bomba ile mi sağlanacak, yoksa diplomasi ve hukuk ile mi?
Tarih, askeri müdahalelerin çoğu zaman yeni krizler, yeni göç dalgaları ve daha derin istikrarsızlıklar ürettiğini defalarca gösterdi. Kalıcı barışın yolu, güç gösterisinden değil; diyalogdan, uluslararası hukuka bağlılıktan ve ortak akıldan geçer.
Bir liderin attığı her adım, yalnızca kendi ülkesini değil, milyonlarca insanın geleceğini etkiler. Bu nedenle küresel siyasette gerçek liderlik; tehdit diliyle değil, hukuka saygı ve diplomasiyle ölçülmelidir.
Bugün tartışılması gereken yalnızca İran değildir. Asıl tartışılması gereken, uluslararası hukukun herkes için geçerli olup olmadığıdır. Eğer hukuk güçlülerin elinde eğilip bükülen bir araca dönüşürse, yarının dünyasında hiçbir ülke kendini gerçekten güvende hissedemez.

