- BİR USTANIN ARDINDAN, ZİRVEDEKİ SESSİZLİĞE…
- NE DE GÜZEL YER SEÇMİŞ, KENDİSİ ZİRVEDE, CENNET GİBİ BİR DOĞANIN KUCAĞINDA, HUZUR İÇİNDE
Bazı insanlar vardır…
Öldüklerinde yalnızca toprağa verilmezler.
Sesleri kalır geride.
Bakışları, sözleri, duruşları, oynadıkları karakterler, insanlara bıraktıkları izler kalır.
Ve bazı sanatçılar vardır ki, aradan yıllar geçse bile onları unutamazsınız.
Çünkü onlar yalnızca bir rolü oynamamış, bir karaktere ruh vermişlerdir.
Tuncel Kurtiz de işte böyle bir sanatçıydı.
Ben bugün onu, milyonların tanıdığı Ramiz Dayı olarak değil; hayatının son döneminde kendisine yuva seçtiği Çamlıbel’in sessizliğinde hatırlamak istedim.
ZİRVEDE BİR MEZAR…
Balıkesir’in Edremit ilçesi Güre Beldesine bağlı Çamlıbel Köyü…
Kaz Dağları’nın eteklerinde, doğanın bütün cömertliğiyle kendini gösterdiği bir yer.
Ve bu güzel coğrafyanın içinde, usta sanatçının ebedi istirahatgâhı…
İnsanın mezarlıkta karşısına çıkan manzaradan önce düşündüğü şey şu oluyor:
“Ne güzel bir yer seçmiş kendisine…”
Gerçekten de öyle.
Tuncel Kurtiz, hayatının son yıllarında doğayla iç içe yaşamayı tercih etmiş, Çamlıbel’de eşi ve dostlarıyla sakin bir hayat sürmüştü. Burada kurduğu Zeytinbağı da sanat dünyasından pek çok ismin buluştuğu özel mekânlardan biri olmuştu.
Belki de bu yüzden son yolculuğunda kendisine İstanbul’un kalabalığını değil, Kaz Dağları’nın sessizliğini seçti.
Ve 29 Eylül 2013’te Çamlıbel’e emanet edildi.
RAMİZ DAYI ÖLDÜ MÜ?
Hayır…
Çünkü bazı karakterler ölmez.
Tuncel Kurtiz’in 2009 yılında hayat verdiği Ramiz Karaeski, yani hepimizin bildiği adıyla Ramiz Dayı, kısa sürede televizyon tarihinin unutulmaz karakterlerinden birine dönüştü.
O tok ses…
O ağır bakış…
O uzun cümleler…
O hayata dair sözler…
Ve elbette o eşsiz oyunculuk.
Ramiz Dayı, yalnızca bir dizi karakteri değildi.
Bir kuşağın hafızasına kazınan bir figürdü.
Tuncel Kurtiz’in yıllar boyunca tiyatroda, sinemada ve uluslararası projelerde biriktirdiği deneyim, Ramiz Dayı karakterinde adeta tek bir potada eridi.
Ama aslında Ramiz Dayı’dan çok daha önce Tuncel Kurtiz vardı.
Tiyatro vardı.
Sinema vardı.
Yılmaz Güney’le yapılan çalışmalar vardı.
Peter Brook gibi dünya tiyatrosunun önemli isimleriyle kurulan bağlar vardı.
Ödüller vardı.
Ve bütün bunların üzerinde, kendine özgü bir sanatçı kimliği vardı.
BİR SANATÇININ KÖKLERİ
İnsanın dikkatini çeken başka bir şey daha var:
Bir sanatçıyı anlamak için yalnızca oynadığı filmlere ve dizilere bakmak yetmez.
Onun yetiştiği aileye, aldığı eğitime, yaşadığı coğrafyalara, tanıdığı insanlara ve hayata bakışına da bakmak gerekir.
Tuncel Kurtiz’in babası Selanik doğumlu bir bürokrat, annesi ise Boşnak kökenli bir öğretmendi. Eğitim hayatında hukuk, İngiliz filolojisi, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi gibi farklı alanlara yöneldi; ancak üniversiteden mezun olmadan sanat yolunu seçti.
Belki de onun sanatındaki farklılığın sırrı biraz da buradaydı.
Tek bir kalıba sığmayan bir hayat…
Tek bir disipline bağlı kalmayan bir merak…
Ve sonunda kendisini tamamen sanata adayan bir yolculuk…
MEZAR TAŞI YOKTU…
Tuncel Kurtiz’in mezarıyla ilgili en dikkat çekici ayrıntılardan biri ise vasiyetiydi.
Kaynaklarda, mezar taşı olmamasını vasiyet ettiği belirtiliyor.
Bu ayrıntı insanı ister istemez düşündürüyor.
Çünkü mezar taşı, insanın ölümünden sonra geride bıraktığı en kalıcı işaretlerden biridir.
İsim yazılır.
Doğum tarihi yazılır.
Ölüm tarihi yazılır.
Bazen bir dua…
Bazen bir söz…
Ama Tuncel Kurtiz’in tercihi farklıydı:
Taşsız bir mezar…
Sanki:
“Beni bir taşa değil, bıraktığım eserlere bakarak hatırlayın.” der gibiydi.
SONRA NE OLDU?
Fakat yıllar içerisinde mezarın çevresinde farklı bir görüntü oluştu.
Ziyaretçilerin bıraktığı yazılar, bağlanan çaputlar ve sanatçının oynadığı karakterlere ait replikler dikkat çekmeye başladı.
Oyuncu Nail Kırmızıgül’ün mezarı ziyaretinin ardından paylaştığı görüntüler de bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Kırmızıgül, mezarın adeta bir “seküler türbeye” dönüştüğünü söyleyerek bundan duyduğu üzüntüyü dile getirdi.
İşte tam burada insanın aklına şu soru geliyor:
Bir sanatçıyı sevmenin sınırı nedir?
Hayranlık nerede başlar?
Saygı nerede biter?
Bir sanatçının mezarına onun sözlerini yazmak, çaput bağlamak ya da onu adeta kutsal bir figüre dönüştürmek gerçekten sevgi midir?
Yoksa bazen sevdiğimiz insanların kendi tercihlerini bile onların ölümünden sonra görmezden mi geliyoruz?
Bu sorunun kesin bir cevabı olmayabilir.
Ama bir gerçek var:
Tuncel Kurtiz, hayatı boyunca kendine özgü yaşam biçimiyle var olmuş bir sanatçıydı.
Dolayısıyla onun mezarına gösterilen saygının da, mümkün olduğunca kendi tercihleriyle birlikte düşünülmesi gerekir.
BİR USTANIN ARDINDAN
Tuncel Kurtiz, 27 Eylül 2013'te 77 yaşında hayata veda etti.
Ama geride yalnızca filmler ve diziler bırakmadı.
Bir ses bıraktı.
Bir oyunculuk biçimi bıraktı.
Bir duruş bıraktı.
Ve en önemlisi, unutulması kolay olmayan bir sanatçı kimliği bıraktı.
2011 yılında Altın Portakal Film Festivali’nde Yaşam Boyu Onur Ödülü’ne layık görülmesi de onun sanat dünyasındaki yerinin önemli göstergelerinden biriydi.
Bugün Çamlıbel’e yolu düşenler, Kaz Dağları’nın eteklerinde sessizce yatan bir sanatçının mezarını ziyaret ediyor.
Belki kimi Ramiz Dayı’yı hatırlıyor.
Kimi Sürü’yü…
Kimi tiyatro sahnelerini…
Kimi o tok ve kendine özgü sesini…
Kimi de Tuncel Kurtiz’in doğayla iç içe yaşamını…
Ama hepsinin buluştuğu ortak bir nokta var:
Bu topraklarda iz bırakan bir sanatçı yatıyor.
Ve belki de onun mezarının bulunduğu yere bakarken en doğru cümle şu:
“Ne güzel bir yer seçmişsin Üstad…”
Gürültüden uzakta…
Kalabalıktan uzakta…
Kaz Dağları’nın eteklerinde…
Zeytin ağaçlarının, rüzgârın ve doğanın kucağında…
Tıpkı hayatının son döneminde istediği gibi…
Huzur içinde uyu Tuncel Kurtiz.
Ramiz Dayı’ya selam olsun…
Çamlıbel’den, Kaz Dağları’nın zirvelerinden…
Sana selam olsun Üstad.



