Bir ülkenin eğitim sistemini yalnızca sınav puanlarıyla ölçmek mümkün müdür?
Elbette PISA sonuçları önemlidir. Türkiye'nin fen bilimleri, matematik ve okuma becerilerinde puanlarını yükseltmesi küçümsenecek bir başarı değildir. Özellikle küresel ölçekte bazı alanlarda gerilemenin yaşandığı bir dönemde Türkiye'nin üç alanda da puanlarını artırması, öğrencilerimizin ve öğretmenlerimizin emeğinin ortaya koyduğu önemli bir tablodur.
Ancak tam da burada asıl soruyu sormamız gerekiyor:
Türkiye gerçekten eğitimde iyi bir noktaya mı geliyor, yoksa yalnızca bazı sınav göstergelerinde mi yükseliyor?
Çünkü eğitim, birkaç rakamdan çok daha büyük bir meseledir.
Bir çocuğun başarısını ölçerken onun hangi okulda okuduğunu, ailesinin ekonomik durumunu, yaşadığı bölgeyi, okulunda yeterli öğretmen bulunup bulunmadığını, sağlıklı beslenip beslenmediğini, ders çalışabileceği uygun bir ortamının olup olmadığını ve özel ders ya da kurs desteğine erişip erişemediğini de hesaba katmak zorundayız.
İşte Türkiye'nin eğitim meselesinin en can alıcı noktası tam da buradadır:
Fırsat eşitliği.
PISA'DA YÜKSELMEK YETMEZ
PISA 2025 sonuçlarında Türkiye'nin fen bilimlerinde 494 puana ulaşması, OECD ortalamasının üzerine çıkması; okuma becerilerinde 472, matematikte ise 462 puana ulaşması elbette dikkat çekicidir. Fen bilimlerinde 2022'ye göre 18, 2018'e göre 26 puanlık artış kaydedilmiştir. Okuma becerilerinde 2022'ye göre 16, matematikte ise 9 puanlık yükseliş vardır.
Bu rakamlar bize bir şeyi söylüyor:
Türkiye'de öğrencilerin önemli bir bölümü belirli akademik göstergelerde daha iyi performans gösterebiliyor.
Fakat rakamların söylemediği, hatta daha büyük bir dikkatle sormamız gereken başka bir soru var:
Bu başarıdan Türkiye'nin bütün çocukları eşit biçimde yararlanabiliyor mu?
İşte bu soruya yalnızca PISA sonuçlarına bakarak "evet" demek mümkün değildir.
Çünkü bir ülkenin eğitim sistemi yalnızca en başarılı öğrencilerin ne kadar yükseldiğiyle değil, en geride kalan öğrencilerin ne kadar desteklendiğiyle de değerlendirilmelidir.
Başarı ortalamasının yükselmesi sevindiricidir.
Ama eğitimde adalet sağlanmadan başarıdan söz etmek eksik kalır.
AYNI ÜLKEDE İKİ FARKLI EĞİTİM GERÇEĞİ
Bugün Türkiye'de bir öğrencinin geleceğini belirleyen faktörler yalnızca zekâsı, çalışkanlığı ve yeteneği değildir.
Ailesinin ekonomik gücü de giderek daha fazla belirleyici hale gelmektedir.
Parası olan aile çocuğunu daha iyi imkânlara sahip bir okula gönderebilir.
Özel ders aldırabilir.
Kurs desteği sağlayabilir.
Yabancı dil eğitimi için ayrıca ödeme yapabilir.
Teknolojik imkânlar sağlayabilir.
Çocuğunun ulaşımını, beslenmesini ve eğitim materyallerini daha rahat karşılayabilir.
Peki ya dar gelirli bir ailenin çocuğu?
Kırtasiye masrafını düşünmek zorundadır.
Servis ücretini hesaplamak zorundadır.
Okul kıyafetini, ayakkabısını, beslenmesini düşünmek zorundadır.
Bazı çocuklar eğitim hayatına daha ilk adımda ekonomik eşitsizliğin ağırlığı altında başlamaktadır. Hatta bazı öğrencilerin kırtasiye malzemesine, okul kıyafetine, ulaşıma ve yeterli beslenmeye erişememesi eğitim hakkının eşit kullanılmasını doğrudan etkileyebilmektedir.
O halde sormak gerekiyor:
Aynı sınava giren iki çocuğun sınava hazırlanma koşulları gerçekten aynı mı?
Değilse, yalnızca sınav sonucuna bakarak eğitim sisteminin başarısını nasıl değerlendireceğiz?
OKULA GİTMEK, EĞİTİM HAKKINDAN YARARLANMAK DEMEK DEĞİLDİR
Eğitim hakkını yalnızca çocuğun okula kayıt yaptırabilmesi olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Çocuk okula gidiyor olabilir.
Ama aç gidiyorsa?
Temiz ve güvenli bir ortamda eğitim alamıyorsa?
Yeterli öğretmen yoksa?
Ailesi ekonomik nedenlerle gerekli eğitim materyallerini sağlayamıyorsa?
Okula ulaşmak için uzun mesafeler yürümek zorunda kalıyorsa?
Özel ders alan öğrencilerle hiçbir ek desteğe ulaşamayan öğrenciler arasında büyük bir fark oluşuyorsa?
O zaman kağıt üzerinde var olan eğitim hakkı, gerçekte ne kadar eşittir?
İşte mesele tam olarak budur.
Eğitimde fırsat eşitliği, herkesin aynı binaya girmesi değildir. Her çocuğun nitelikli eğitime gerçekten ulaşabilmesidir.
25 YILDA BİNALAR ARTTI, PEKİ EŞİTLİK?
Türkiye'nin son 25 yılda eğitim altyapısında ciddi bir büyüme yaşadığı inkâr edilemez.
Derslik sayısı 2002-2003 dönemindeki 367 bin 145'ten 2024-2025 döneminde 753 bin 571'e yükselmiş; öğretmen sayısı da yaklaşık 515 binden 1 milyon 34 bin 564'e çıkmıştır. Öğrenci başına düşen öğretmen ve derslik göstergelerinde de önemli iyileşmeler yaşanmıştır.
Bunlar önemli yatırımlardır.
Ancak daha fazla derslik, otomatik olarak daha kaliteli eğitim anlamına gelmez.
Daha fazla öğretmen, tek başına fırsat eşitliğini garanti etmez.
Daha büyük bütçe de tek başına eğitimde adaleti sağlayamaz.
Asıl mesele, bu kaynakların çocuklar arasında ne kadar adil dağıtıldığıdır.
Çünkü eğitim sistemi yalnızca okul binalarından oluşmaz.
Eğitim; öğretmendir, müfredattır, bilimdir, özgür düşüncedir, beslenmedir, güvenliktir, teknolojidir, psikolojik destektir ve en önemlisi fırsat eşitliğidir.
EĞİTİM SİSTEMİNİN EN BÜYÜK SORUNLARINDAN BİRİ: İSTİKRARSIZLIK
Türkiye'nin eğitim tarihinde bir başka önemli sorun da sistem değişikliklerinin sürekliliğidir.
Sınav sistemleri değişiyor.
Müfredatlar değişiyor.
Eğitim politikalarının yönü değişiyor.
Bakanlar değişiyor.
Yaklaşık iki-üç yıllık dönemlerle yaşanan bakan değişikliklerinin eğitim politikalarında süreklilik konusunda tartışmalara neden olduğu belirtiliyor.
Oysa eğitim, birkaç yılda sonuç alınabilecek bir alan değildir.
Bir çocuğun eğitim hayatı 12 yıl sürüyor.
Bir eğitim reformunun sonuçları ise belki 20 yıl sonra ortaya çıkıyor.
Bugün atılan bir adımın sonucunu yarın almak mümkün değildir.
Bu nedenle Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, her iktidar döneminde yeniden yazılan eğitim politikaları değil; uzun vadeli, bilimsel, istikrarlı ve siyasi tartışmaların üzerinde tutulabilecek bir eğitim politikasıdır.
ÇOCUĞUN KARNI AÇSA MATEMATİK SORUSU ÇÖZEMEZ.
Eğitim tartışmalarında bazen çok önemli bir gerçeği unutuyoruz:
Çocuk önce çocuktur. Sonra öğrencidir.
Aç bir çocuktan yüksek akademik performans beklemek kolaydır.
Ama gerçekçi değildir.
Yetersiz beslenen, ekonomik sıkıntı yaşayan, ailesinin geçim mücadelesine tanıklık eden, eğitim masrafları nedeniyle kendisini diğer çocuklardan eksik hisseden bir öğrencinin yalnızca sınav performansına bakmak, eğitim gerçeğinin önemli bir bölümünü görmezden gelmektir.
Bu nedenle ücretsiz ve sağlıklı okul yemeği yalnızca sosyal yardım olarak görülmemelidir.
Bu, eğitimde fırsat eşitliğinin bir parçasıdır.
Aynı şekilde okul temizliği, güvenliği, ulaşım ve eğitim materyalleri de lüks değil, eğitim hakkının temel unsurlarıdır.
EĞİTİMDE BAŞARI, EN ZENGİN ÇOCUĞUN DEĞİL EN YOKSUL ÇOCUĞUN GELECEĞİDİR
Bir ülkenin eğitim sistemini gerçekten başarılı kabul etmek istiyorsak, en iyi okulun başarısına değil, en dezavantajlı çocuğun durumuna bakmalıyız.
Köydeki çocukla büyükşehirdeki çocuğun imkânları birbirine yaklaşıyor mu?
Dar gelirli ailenin çocuğu ile varlıklı ailenin çocuğu aynı eğitim fırsatlarına sahip mi?
Özel ders alamayan çocuk, özel ders alan çocuk karşısında yalnız bırakılıyor mu?
Bir öğrencinin geleceği ailesinin gelirine göre değişiyorsa, orada fırsat eşitliğinden söz edebilir miyiz?
İşte eğitim sisteminin gerçek karnesi burada ortaya çıkar.
Başarılı öğrenciyi daha da başarılı yapmak önemlidir. Fakat geride kalan çocuğu ayağa kaldırmak çok daha önemlidir.
PISA BİZE UMUT VERİYOR, AMA YETERLİ DEĞİL
Türkiye'nin PISA 2025 sonuçları elbette olumlu bir gelişmedir.
Bunu görmezden gelmek doğru değildir.
Ancak bu sonuçları Türkiye'nin eğitim sistemindeki bütün sorunların çözüldüğünün kanıtı olarak görmek de doğru değildir.
Çünkü PISA bir fotoğrafın yalnızca bir bölümünü gösterir.
Türkiye'nin eğitim fotoğrafının tamamında ise başka gerçekler de vardır:
Fırsat eşitsizliği vardır.
Ekonomik engeller vardır.
Beslenme sorunları vardır.
Okulların fiziki koşullarına ilişkin sorunlar vardır.
Sınav baskısı vardır.
Eğitim politikalarında süreklilik tartışması vardır.
Müfredat ve eğitim anlayışı konusunda süren tartışmalar vardır.
Dolayısıyla PISA'daki yükselişi alkışlarken bu sorunları görmezden gelmek, çocuklarımızın geleceğine yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olur.
ARTIK ASIL SORUYU SORMALIYIZ
Türkiye'nin artık yalnızca şu soruyu sorması yetmez:
"PISA'da kaç puan aldık?"
Daha önemli sorular sormalıyız:
Türkiye'de her çocuk aynı eğitim fırsatına sahip mi?
Bir çocuğun geleceğini ailesinin geliri belirliyor mu?
Köyde doğan bir çocukla büyükşehirde doğan çocuğun eğitim şansı gerçekten eşit mi?
Dar gelirli ailelerin çocukları için devlet yeterli desteği sağlıyor mu?
Hiçbir çocuk aç, yoksul, imkânsızlık içinde ve kendisini diğer çocuklardan geride hissederek eğitim hayatına devam etmek zorunda kalıyor mu?
Ve belki de en önemlisi:
Türkiye'nin eğitim sistemi çocukları yalnızca sınavlara mı hazırlıyor, yoksa hayata mı hazırlıyor?
SON SÖZ: BİR ÜLKENİN GELECEĞİ SINIFLARDA YAZILIR
Türkiye'nin PISA'daki yükselişi sevindiricidir.
Öğrencilerimizi ve öğretmenlerimizi tebrik etmek gerekir.
Ancak bir ülkenin eğitim sisteminin başarısını yalnızca ortalama puanlarla ölçemeyiz.
Çünkü eğitimde gerçek başarı, birkaç öğrencinin dünya standartlarında sonuç alması değildir.
Gerçek başarı, yoksul çocuğun da zengin çocuğu kadar fırsata sahip olmasıdır.
Gerçek başarı, köyde yaşayan öğrencinin de büyükşehirdeki öğrenci kadar nitelikli eğitime ulaşabilmesidir.
Gerçek başarı, hiçbir çocuğun açlık, yoksulluk veya ailesinin ekonomik imkânsızlıkları nedeniyle eğitim yarışının gerisinde kalmamasıdır.
Gerçek başarı, okul kapısından içeri giren her çocuğa gerçekten eşit bir gelecek sunabilmektir.
Bu nedenle PISA sonuçlarını konuşurken sevinelim.
Ama kendimizi kandırmayalım.
Türkiye'nin eğitim karnesinde yükselen notlar var; fakat çözülmeyi bekleyen derin eşitsizlikler de var.
Ve eğitimde fırsat eşitliği sağlanmadan, hiçbir başarı tablosu bize "eğitim sistemimiz iyi yolda" deme hakkını tek başına vermez.
Çünkü bir ülkenin geleceği, en başarılı çocuklarının ne kadar ileri gittiğiyle değil; en geride kalan çocuklarına ne kadar sahip çıktığıyla ölçülür.

